Günün Yazısı

Kelamcılara ve fakihlere göre rüya

 

Kelamcı ve fakihlerin rüya konusunda kayda değer görüş beyan etmemelerine karşılık filozof ve tasavvufçular bu konuda zengin bir literatur oluşturmuşlardır. Kelamcıların rüya konusuna pek ilgi göstermemelerinin sebebini anlamak zor değil. Akli istidlali esas alan kelamcı zihni rüya yoluyla elde edilecek subjektif bilgiye pek itibar etmez.

Kelam bilginleri rüya konusunu “Allah’ın görülüp görülmeyeceği (Rü’yetüllah)” konusu zemininde ele almışlardır. Mutezile ve Şii kelamcılar Allah’ın rüyada görülmeyeceğine kail olurken, Sünni bilginler rü’yetin mümkün olduğunu öne sürmüşlerdir. Seyyid Şerif Cürcani, bilginlerin cumhuruna göre rüyanın aslı esası olmayan batıl bir hayal olduğunu söyler. Mutezile ve bazı Eş’ari kelamcıları da uyku sırasında insanın duyuları iptal olduğundan bu yolla bilgi sahibi olmasının mümkün görmezler. Uyuyan kimsede idrak bulunmadığından rüyada görülen şeyler birer hayalden ibarettir. Fakat bu görüşün ne kadar isabetli olduğu tartışmalıdır; nitekim Taşköprülüzade, rüyanın düşünme yetisinin yani Nefs-i natıkanın bir yetisi olduğunu hatırlatarak, hakikatinin olmaması durumunda insan yetilerinin de bir anlamı olamayacağını söyler.

Rüyada hafıza, muhakeme, duygusal reflex ve tepkileri kaybetmediğimize göre Taşköprülüzadenin eleştirisine hak vermemek elde değil. Varsayalım ki rüyadaki semboller mana aleminden rü’yet alemine yansır, bu durumda da söz konusu sembolleri yetilerimizle idrak eder ve uyandıktan sonra yorumlamak suretiyle anlamaya çalışırız. İnsani yetilerin iptal edildiğini öne sürmek, rüyayı büsbütün akıl ve idrak alanı dışına çıkarmak olup bunun sonucu, bazı kötü niyetli kişilerin rüya üzerinden akıl ve idrak yetilerini iptal etmelerine kapı aralar. Beş duyumuzun dahi rüyada iptal edildiğini öne sürümeyiz, olsa olsa işlevlerinde bir azalmadan, eksilmeden sözedebiliriz, nihayetinde “rüya gördüğümüzü” söyleriz ki, bu bir “rü’yet” yani görme fiilidir.

Doğuştan kör olan kimse duyular dünyasında renkleri tanımıyorsa, göreceği rüyada nasıl birbirinden ayırdedebilir? Rüyada sesleri işitir, kokuları ayırd eder ve dokunuruz da; ihtilam hali bunun göstergesidir. Elmalılı Hamdi Yazır, rüya ta’biri vehbi ve keşfi ilimlerden olduğu için akıl ve mantıkla çözülemez, der. Ancak rüya dahil herhangi bir beşeri durumda aklın tamamen devreden çıktığı bir fiil düşünülemez; Kur’an-ı Kerim’in “akleden kalb”ten söz etmesi (22/Hac, 46), Akl-ı meaşın ötesinde melekut aleminin sırlı vadilerine yolculuğa çıkmış bulunan seçkin insanın aklını beraberinde götürdüğünü ima eder. “Aklı olmayanın dini olmadığı” gibi, mülk aleminin ötesine gidip de muttali olabileceği akıl-dışı varlık mertebeleri de yoktur. Benzer bir varsayımdan hareket eden sufiler –ileride göreceğimiz üzere- ruhun rüyada  missal alemini temaşa ettiğini, uyanınca gördüklerini hatırladıklarını söyler. Bu varsayımda da “görme” yetisi merkezi rol oynamaktadır ve kelamcılara yöneltilen eleştiri sufilere de yöneltilmeyi hak etmektedir. Evet, rüyada duyular dünyasının yasalarını aşan ve salt bu özellikleri dolayısıyla akıl-dışı kabul edilen harikulade olaylar vuku bulur, insan rüyasında bunları yaşar, mesela uçar, uçurumdan düşer vs. ama bunların tümü geçerli tabiat yasalarını aşan temsili olaylar olup akıl-dışı değildirler, öyle olsaydı pozitif bilimlerle açıklanamayan mucizeler de akıl-dışı sayılırdı.

Böyle de olsa, akıl yanında belli ölçülerde duyuların bilgisine de önem veren kelamcıların Yunanlı filozofların akıl ile duyular arasında yaptıkları radikal veya kategorik ayırıma  gitmemeleri altı çizilmesi gereken bir husustur. Süleyman Uludağ’a göre Freud’un rüyada bilinç zayıfladığından bilinçaltına kapatılan duygu, arzu ve düşüncelerin bilinç seviesine çıkar dediği görüşü kelamcıların görüşünü delilleriyle ortaya koymaktadır. Rüyayı kesin bilgi kaynağı kabul edecek olursak hakikatin bilgisi ve gerçeklikler konusunda tevhid inancına sahip olanlar ile olmayanlar arasında fark kalmaz. Kısaca rüyaya itibar olunmaz zira rüyayı sadece müslümanlar görmez, her din ve inançtan insan rüya görür(21). Bunun yanı sıra her şahsın kendine ait kişilik özellikleri söz konusudur. Görülen rüyalara göre devlet ve toplum yönetilemez; rüyaya göre amel etmeye kalkışmak büyük istismarlara ve suistimallere yol açar. Rüyanın bir bilgi değeri varsa da –ki vardır- sadece onu göreni bağlar, kişi de rüya ile amel etmek zorunda değildir. Hz. Peygamber “Uykuda olan kişiden uyanıncaya kadar kalem kaldırılmıştır” buyurur (Buhari, Talak, 11). Bu da bize gösteriyor ki yükümlü/sorumlu olmayan kişinin rüyasında gördükleriyle amel edilmez (22)

Fakihler ise branşları gereği normatif bir bakış açısından konuya yaklaşır. Bazı fıkıh bilginleri yalan rüyalar konusunda insanları uyarmışlardır. Bu bilginlere göre görmediği rüyayı gördüm diyen kimse “göz iftirası”nda bulunmuş olur, hatta sadık rüya nübuvvetin 1/46’sı addedildiğinden yalan rüya uydurmak bir tür “yalancı peygamberlik” iddiasına kalkışmak gibidir, bundan kesinlikle sakınmak lazım. Yalan rüya anlatanları “iftira suçu işleyenler” grubuna dahil edenler dahi vardır.

Fıkıh açısından diğer önemli konu “Hz. Peygamber’in rüyada görülmesi” meselesidir. Belirtmek gerekir ki sadık rüya ile peygamberi rüyada görmek aynı şeyler değildir. “Beni rüyasında gören gerçekten beni görmüştür” (23) şeklinde nakledilen sözün hadis değeri açısından kritiğini yaptığımızda, bazı sorunlarla karşılaşmaktayız. Şöyle ki: Efendimiz (s.a) hayatta iken onun yüzünü görenler, sohbetine katılanlar eğer onu rüyada görmüşlerse, bittabi aşina oldukları bir yüzü ve zatı görmüşler demektir. Onun dünyadan irtihalinden sonra hiç yüzünü görmeyenlerin rüyada gördükleri şahsın sahiden Hz. Peygamber olup olmadığından kimse emin olamaz. Ancak görülen zat ya kendini tanıtacak veya bir başkası görülen zatın Hz. Peygamber olduğunu söyleyecektir. Söyleyen kişinin de ne derece güvenilir olduğu sorulmaya değer. Bazılarına göre ise rüyayı gören kişinin gördüğü şahsın Hz. Peygamber olduğunu hissetmesi yeterlidir. Fakat her üç tanıma, bizi rüyada Hz. Peygamber’le mülaki kılacağına dair bize kesin güvence vermez. Yaşanan açık deneylerden biliyoruz ki bu konu kötü niyetli kişilerce istismara kapı aralar. Kimileri rüya yoluyla Hz. Peygamber (s.a.)’den hadis rivayet ettiğini, kimileri neredeyse her hafta görüp ondan talimat aldığını, kimileri düzenledikleri sohbete bizzat gelip iştirak ettiğini iddia etmişlerdir. Bir örnek: “Evet, inanıyoruz ki, o iman ve Kur’ân derslerine peygamberimiz ve asır müceddidleri iştirak ediyorlar.”(Sebahattin Yaşar, Peygamberimizin de katıldığı nur dersleri,24 Kasım 2014-Yeni Asya) Peygamberlere vahiy gelmesi akli bir idrak konusudur ama peygamber olmayan kimselerin “mübeşşirat” adı altında gayb aleminden bilgi ve haber aldıklarını iddia etmeleri akıl dışıdır ve bu iddianın bir hakikati yoktur. Şüphesiz yüce Allah bazı insanlara ilhamlarda bulunur ama ilham aklı iptal etmenin sebebi addedilemez. Şu paragraf da dikkat çekicidir: “Asr-ı Saadetten sonra Peygamberimizi rüyasında görenler, eğer bu dünyada evliyalık derecesine ulaşırlarsa, Peygamberimizi uyanıkken de manevi keşf ile görüp ona manevi sahabe olurlar ve manevi sahabiliğin ruhsal zevkini yaşarlar.” (Ahmet Tomar, Rüya nedir, rüyanın çeşitleri nelerdir?https://ihvanlar.net/2014/10/12/ruya-nedir-ruyanin-cesitleri/) Bu paragrafta, Efendimiz’in değil rüyada, uyanıkken dahi görülebileceği iddia edilmektedir. Böyle bir iddianın sıhhat ve doğruluğunun “velayet makamı”na yükseldiği kabul edilen kişinin beyanından başka test edilmesi mümkün değildir.

Şatıbi, rüya bilinen Şer’i hükümlere aykırı değilse, sahibi için bir anlam ifade edebileceğini söyler. Burada söz konusu olan açık Şer’i hükümlerin çizdiği çerçevenin dışına çıkılmamasıdır. Zeydi fakih Şevkani’ye göre, Hz. Peygamber’i rüyasında görenin rüyasının bağlayacılığı konusunda üç görüş vardır: İlki kişi gördüğü rüya ile amel edebilir, çünkü rüyası hüccettir; ikincisine göre rüya ile amel edilmez, çünkü rüya hükümlere kaynak teşkil etmez; üçüncü görüş sahiplerine göre, rüya dinin açık hükümlerine aykırı değilse onunla amel edilir. (24) Bu konuda ihtiyatlı olmakta zaruret var, zira rüyalara göre amel etmenin çok sayıda sakıncası ve zararı söz konusudur; Ortaçağ Hıristiyan dünyasında engizisyon mahkemeleri rüyaları gerekçe göstererek utanç verici kararlara imza atmış, onbinlerce masum insanı ölüme mahkum etmişlerdir (25). (alibulac.net- 10 Eylül 2019.)

Notlar

 

21) Buna İskenderiye şehrinin kuruluş hikayesi örnek verilebilir: Plutarkhos’a göre Amr bin As’ın İslam topraklarına kattığı İskenderiye (Alexandria), Büyük İskender’in gördüğü bir rüya üzerine kurulmuştur: İskender Mısır’ı ele geçirince, orada ismini taşımak isteyen bir Yunan şehri kurmak istemiş. Emsali görülmemiş büyüklükte bir şehir için mimarlar ve mühendislerle birlikte uygun arazi aramaktayken bir rüya görmüş. Yanına yaklaşan ak saçlı bir bilge ona Odysseia’dan iki dize okumuş:

 

Çok dalgalı denizin içinde bir ada vardır,

            Mısır’a yakın, Pharos derler adına.

 

Uyanır uyanmaz hemen Pharos’a gitmiş. Günümüzde toprak doldurma yoluyla karaya bağlı olan Pharos, o dönemde Kanokbiko Ağzı’nın biraz ötesinde bulunan bir adaymış. İskender yeri çok beğenmiş ve “Homeros’un takdir ettiğim çok yanı var, ama şimdi mimarlık sanatını da bildiğini gördüm” demiş. Hemen şehrin planını çizdirmiş, ancak sınırlarını belirlemek için beyaz toprak bulunamadığında un kullanmış. Koyu renkli toprak üzerine önce bir çember, sonra da içine birbiriyle kesişen aynı uzunlukta çizgiler çizmiş. İskender keyifle hazırlıkları izlerken birden ırmakta ve gölde yaşamakta olan değişik türden bir sürü kuş belirlenen yerin üstünde uçuşmaya, sonra da sınırların çizildiği unu yiyip yutmaya başlamış. Arkalarında bir zerre bile un bırakmayınca İskender bunun kötü bir alâmet olduğuna inanmış; ancak kâhinler korkmamasını, kuracağı şehrin çok bereketli olacağını ve her milletten insanı toplayıp dolduracağını söylemiş. (Plutarkhos, İskender-Sezar:29-30). Kâhinlerin kehaneti tutmuş ve dedikleri gibi de olmuş, hattâ ötesine geçmiş. (Bkz. Abdullah Kıran, İskenderiye fatihi Amr bin As1, 09 Ağustos 2019-Serbestiyet.)

 

22) Süleyman Uludağ, Kuşayri risalesi, Dergah yay. 2. Bsk. İstanbul-1981, s. 572-573; İlyas Çelebi, DİA, Rüyamaddesi.

 

23) 23) Buhari, Ta’bir, 2; Müslim rüya, 10; Muvatta, Rüya, 1.

 

24) İsmail Köksal, Rüyaların fıkhi boyutu, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13/2, (2008), s. 35 vd. Muhittin Akgül, Rüya ve Resulullah’ın rüyalara teşrif etmesi, Yeni Ümit Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2014, Sayı: 106, s. 25-26.

 

25) 15. yüzyılda Avrupa’nın Ortaçağ düzeni sosyal, ekonomik, siyasî, inançsal, her bakımdan ve her alanda çatırdarken, bu düzenin (feodal monarşi ile birlikte) en temel iki direğinden biri olan Kilise de kendince bir “beka” sorunuyla yüz yüze. Bu hem bir realite, hem bir algı meselesi. Ve öyle de algılanıyor. Katolik Kilisesi’nin (Avrupa’nın batısı üzerindeki) inanç ve ibadet tekeli çeşitli meydan okumalarla karşı karşıya… Bu koşullarda Kilise kendine yeni bir düşman, daha doğrusu tek ve büyük bir baş düşman belirliyor: Satan (Şeytan). O zamana kadar, Hıristiyan inancında o kadar vurgulanmıyor. Ancak 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok büyük bir önem kazanıyor. Tanrının alternatifi olarak teorileştiriliyor. Şeytan her yerde; binbir kılığa girebiliyor; hayatın her ânı ve alanında sürekli bizi ayartmaya, doğru yoldan çıkarmaya çalışıyor… Olası bütün kötülükler Şeytanın hesabına yazılmaya başlıyor …  Dolayısıyla cadılık ve büyücülük de inkâr edilmek yerine Şeytanın etki ve nüfuzunun bir tezahürü olarak tanımlanıyor. Sapkınlık (heresy) ile arasında geçmişte gözetilen sınır iyice bulandırılıyor; her türlü cadılık ve büyücülük son tahlilde Şeytandan kaynaklanıyor ve dinden sapmaya yol açıyor. Ortaçağda eğitimsiz kırsal halkın folk kültürüne giren cadılık inancı, Yeniçağda kentsel elitleri de kapsamına alıyor. Cadı yargılamaları artık Kilisenin onayı ve desteğine sahip. Dalga dalga yükseliyor, bazen duruluyor ve sonra tekrar yükseliyor. Geçmişte bazı kişiler her nasılsa (ve kendi başlarına) doğaüstü güçlere sahipken, şimdi, bu doğaüstü güçleri Şeytanla işbirliği sayesinde ediniyor ve gene Şeytanın hizmetine koşuyorlar. Cadılık çılgın Şeytana tapma âyinleriyle özdeşleştirilmeye başlıyor.

 

Belki en kritik nokta şu: Şeytana tapma ve Şeytanla işbirliği sadece açıkta, ortalıkta, günlük hayatta cereyan ve tezahür etmiyor. Daha da önemlisi, çoğu zaman insanların bilinçaltında, gizli düşüncelerinde, rüyaları ve hayalleri aracılığıyla gerçekleşiyor. Öte yandan, bu tür saklı sapkınlıkları bulup ortaya çıkarmak, özel bir beceri gerektiriyor. Bu da bir ölçüde İspanyol Engizisyonu’nun 14. yüzyıl uygulamalarından başlayıp, asıl 16. yüzyıl Papalık Engizisyonu’nun doktrin uzmanı sorgucuları tarafından gerçekleştiriliyor… Yepyeni bir prosedür söz konusu. En küçük sapkınlık belirtisini teşhis edecek şekilde eğitilmiş Engizitörler seni çağırıp o zamana kadar kimsenin sormadığı sorular soruyor. Rüyalarını anlatır mısın diyorlar; masum masum anlatıyorsun. Geceleri uçup gökyüzüne yükseldiğin ve orada meleklerle dansettiğin de olur mu diyorlar; eh, bazen evet diye cevap veriyorsun. Kılık değiştirir misin, ya da rüyalarındaki başka şahsiyetler kılık değiştirir mi diyorlar; rüya bu ya, zaten bulanık hatırlıyorsun ama eh, o da oldu galiba diye bir şeyler geveliyorsun. Ve derken… kendini, ellerin arkadan bağlanıp vücudunun bütün ağırlığını taşıyacak şekilde yukarı çekilmiş biçimde, strappado’da … asılı buluyorsun. Bazen sadece sallandırmakla yetiniyorlar. Bazen çekip çekip ansızın boşluğa bırakıyorlar. Bazen ayaklarına artan ağırlıklar bağlıyorlar, bütün kas ve eklemlerini büsbütün germek için. Dayanamayıp işlemediğin ve hattâ hiç anlamadığın bir suçu: Şeytanla işbirliğini itiraf ediyorsun. Büyük ödül seni bekliyor: kazığa bağlanıp diri diri yakılıyorsun.

 

Yeniçağın ilk 300 yılı boyunca, idamla sonuçlandığını bildiğimiz 12,000 kadar cadı yargılaması var. Ama cadıdır diye şu veya bu şekilde (yargısız infazlar dahil) idam edilen insan sayısı muhtemelen 40-50,000’i buluyor.  (Bkz.  Halil Berktay, Ruhumuzdaki şeytan (2) Yeniçağda Kilisenin “beka” sorunu, 6 Haziran 2019, Serbestiyet.)

Kategoriler:Günün Yazısı, Yazılar