Günün Yazısı

Eceli hızlandırmak

2009’da Muğla’da, ‘Toplum Liderlerini Teşkilatlandırma’ projesi kapsamında imamlara ve kadın din görevlilerine deprem ve zararlarının nasıl azaltılacağı konusunda verilen seminerde konuşan Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi İsmail Karagöz, depremin “Allah’ın insanların sabrını sınadığı bir imtihan olduğu”nu söylemiş, Ahmet Mete Işıkara ise bu görüşe tepki göstererek depremin “Allah’ın bir imtihanı olmadığını, yeryüzü hareketi olduğunu” diyerek itiraz etmişti. (Radikal, 6 Mayıs 2009)      

Bu iki görüş arasındaki farkın bir değerlendirmesini yapmak lazım. Önce Karagöz’ün ne dediğine bakalım: “Allah insanları sürekli imtihan eder. Bu imtihan sonucunda sabredenler Allah katında yücelir. Allah onların günahlarını siler. Hayır ve şer Allah’tan gelir. Allah bazı toplumları doğal afetlerle imtihan eder. Deprem de Allah’ın insanların sabrını sınadığı bir imtihandır. Olağanüstü hallerde insani boyut değil ilahi boyut ön planda tutulmalı. İnsanlara sabretmeyi öğretmeliyiz. Deprem sonrasında sabrederek zararlarından kurtuluruz. Doğal afet geçiren birine neden bu hatayı yaptığını sormak yerine Allah’a yönlendirmeliyiz” 

Işıkara ise şunları söylüyor: “Deprem Allah’ın takdiri, gazabı ve imtihanı değil. Bu yeryüzü hareketidir. Tektonik hareketlerin ve kırılmaların bir nedenidir. Allah çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır. Bu ayetlerde açıkça belirtilmiştir. Depremler kesinlikle bir imtihan değildir. Fakat depremleri bir ders olarak görüyorum. Önce tedbirini al sonra tevekkül getir. Biz önce topluma depremden korunma bilinci vermeliyiz”. 

Kişinin karşı karşıya kaldığı zorluk, musibet ve sıkıntıların tamamı bir imtihan aracı olduğunda kendini gösterir. Hastalık dahi insanın zorluklar karşısında nasıl bir tutum takınacağını ortaya koymaya yarayan bir musebettir. Allah hastalığı yaratmış, tedavisini de halketmiştir; elbette kimse hastalığa yakalanmak istemez. Yakalandığında, sabreder ve gerekli tedbirleri aldıktan sonra –öncelikle tabii ki bir hekime gider- Allah’tan şifa niyaz eder. Dua şifa beklentisinin en etkili araçlarından biridir.      

İnsanın bireysel musibeti olan hastalık gibi, toplumların da uğradıkları birtakım musibetler vardır. Biz bunlara genel anlamda ‘afet’ adını veriyoruz. Nasıl çeşitli hastalıklara yol açan bir takım sebepler varsa –mesela tifo hastalığı veya kolera hastalığının mikroba bağlı ortaya çıkması gibi- afetlere de yol açan maddi sebepler vardır. Bunlar ya iradi veya gayr-ı iradidir. Mesela biri evini bir dere yatağında inşa etmişse, birkaç saat yağacak sağnak yağmurdan sonra evini sel basabilir. Bu ilahi sünnettir. İradi olmayan afetlerin başında depremler gelir. Yer hareketleri sonucunda meydana gelen depremler büyüklüğüne göre can ve mala zarar verirler. İnsanın deprem karşısında alabileceği yegane maddi tedbir fay hattı üzerinde ev yapmaması ve nerede yapmış olursa olsun, arazinin zeminine göre evini dayanıklı inşa etmesidir. Buna rağmen vuku bulacak bir depremde zarara uğrarsa, isyan etmeyecek, Rabbi’nden bunu günahlarının keffareti olmasını dileyip hayata tutunmaya çalışacak.    

Mete Işıkara’nın bakışındaki temel hata şu ki, varlığın bütünüyle Allah’ın kudret elinde olduğunu unutup ” deprem Allah’ın takdiri, gazabı ve imtihanı değildir. Bu yeryüzü hareketidir. Tektonik hareketlerin ve kırılmaların bir nedenidir” demesidir. Gerçi konuşmasının devamında “Allah’ın merhameti”nden bahsediyor, ama Aristoculuk’tan bu yana süren mutlak bir determinizmden hareketle, yer hareketlerini, dolayısıyla yeryüzünü ve maddi tabiatı Allah’ın müdahalesine karşı özerkleştiriyor. Işıkara’yı yanılgıya sevkeden sebep sadece tabiatçı kadercilik (determinizm) değil, bilimsel olarak tabiat olaylarının “nasıl” cereyan ettiğini açıklarken, olayların arkasındaki “neden” sorusunu önemsiz sayması, başka bir deyişle “nedensellik ilişkisi”ni kaale almamasıdır. Karagöz, tabiat yasalarının değişmezliğini görmezden gelip deprem olayını Allah’a atfederken, Işıkara yasa koyucuyu görmezden gelip olayı yasanın kendisine endekslemektedir. Halbuki her ikisi telif edilebilir: Yasa bir takdirdir yasa koyan takdir edendir. Tahrip edici bir deprem olmuşsa Yasa Koyucu’nun takdir ettiği yasanın işlemesi sonucudur, olup bitenden zarar gören ise yasaya rağmen takdire aldırmayan, tedbirinde ihmalkâr davranandır.

Binaenaleyh bir yandan olayların “nasıl” vuku buldukları açıklanırken –bu tedbir alanını teşkil eder ve bu alanda insan çok sayıda maddi tedbir almakla yükümlüdür-, diğer yandan olayların “neden/niçin” vuku bulduğu üzerinde düşünür, hikmetlerini araştırır ki, bu onun kendi yapıp ettikleri dolayısıyla hangi günah ve kusura denk düştüğü konusuna yöneltir. Bunu yaparken de hem ders çıkarır, nefsini ve hayat tarzını ıslah eder, hem ilahi takdire boyun eğip tevekkül eder, isyan etmez imtihanı kazanır.

Tedbir ve takdir biri diğerine karşıt iki gerçeklik değildir. İkisini karşıt kutuplara yerleştirmek bir yanılgıdır.

Kaderci ilahiyatçılar kadar determinist akademisyenler de hatalıdır. Bilimsel modelleri, kurdukları senaryolar birbiriyle çelişiyor, birinin dediğini diğeri yalanlıyor. Yerbilimcileri din konusunda birden fazla görüş ve tefsir öne süren ilahiyatçılardan çok daha parçalı bir dünyaya sahipler. Mesela kimi zaman fay hattını Adalar’ın 25-30 km. ötesine taşıdılar, kimi zaman eski yerine geri çektiler. Bilim adamlarının bize sundukları tek anlaşılır delil, tarihsel depremler arasında olması düşünülen bağıntıdır. 1509, 1766, 1894 gibi yıkıcı depremlerden hareketle “İstanbul’da yakın veya orta vadede bir deprem beklentisi” içinde olmak determinist bir yaklaşımdır ve bunun her zaman beklenen sonuçları verdiğine dair elimizde bir kanıt yok. 1509 ile 1766 depremleri arasında 157; 1894 ile 1766 arasında 128 yıl var 1894 ile 1999 depremleri arasında ise 105 yıl fark var. 17 Ağustos 1999 depremini “İstanbul depremi” saymayacak olursak, şimdi 2020’yiz, bu fark 126 seneye çıkmış bulunuyor. 1999’u öncekiler düzeyinde ele alacak olursak, o zaman beklenen deprem oldu demektir. Belki daha az büyüklükte depremler olacaktır. Nitekim oluyor da.  

Deprem, vuku bulduğu zamanlarda ve yerlerde toplumun inanç hayatında yepyeni bir arınmaya vesile olabilir. İnsan en çok sıkıntı zamanlarında Allah’ı hatırlar. Toplumun geniş kesimleri, depremden hareketle kendilerine bir çeki düzen verme ihtiyacını hisseder. Ama öteden beri dinle ilişkileri sorunlu olan kesimler, neredeyse deprem sonrasında birkaç gramlık inancını kaybedebilir de. Çünkü bilim adamlarının televizyon ekranlarındaki tartışmalarında temel hareket noktası, deprem gibi bir tabiat olayının “nasıl vuku bulduğu” ve bundan sonra “hangi fiziki şartlarda nasıl, ne zaman ve hangi büyüklükte vuku bulacağı” kehaneti üzerinde yoğunlaştıkça her iki durumun ortaya çıkması muhtemeldir. Aldıkları pozitivist eğitimin de etkisi altında olan bir çevre zaman içinde depremin “salt bir tabiat olayı” olduğunu ve bu olayın bilim tarafından açıklanabileceğini düşünerek –ki bir boyutuyla açıklanıyor da-, tabiatın aşkın, manevi ve batınî boyutunun bu olaylarda hiçbir şekilde rol sahibi olamıyacağını düşündü. Oysa hiçbir fiziki hadise tek bir boyutla sınırlandırılamaz.

Afetler, felaketler

2011 yılında Japonya’da yaşanan felaketler zincirini nasıl anlamalı? Şiddetli bir deprem, her şeyi önüne katıp götüren tsunami, patlayan yanardağ ve nükleer santraldeki radyasyon sızıntısı.

Herkes bunların ‘tabii felaket” olduğunu söylüyor. “Tabii felaket veya afet”, tabiattan kaynaklanan musibet demektir. Sel felaketlerini, heyelanları, toprak kaymalarını, meteorların düşmesiyle oluşan büyük yangınları, kasırgaları, hortumları da bu kapsamda düşünebiliriz.

İyi ama tabiatın kendisine ne oluyor da, biz insanların ve canlıların hayatına kast ediyor? Modern insanın zihni, geliştirilmiş bilimsel yöntemler, teknolojik buluş ve deneyle zenginleştirdiği bilgi birikimini kullanıp, tabiat olaylarının ‘nasıl’ cereyan ettiğini açıklıyor. Açıklamaların çoğu isabetli. Mesela, bir babanın spermi ile bir annenin yumurtasından oluşan zigotun nasıl teşekkül ettiğini, cenin halden nasıl doğacak hale geldiğini günü gününe takip edebiliyor?  Şüphesiz heyecan verici! Fakat babanın akıttığı sudaki on milyonlarca spermden neden bir tanesinin seçildiğini açıklayamıyor? Bilim adamına egosunu şişirdikçe şişiren bilimsel kibir, bu soru karşısında aciz duruma düşmemek için, aslolanın ‘nasıl’ sorusu olduğunu söyleyip “niçin” sorusunu önemsizleştiriyor.

Dünyanın ikinci büyük ekonomisine sahip Japonya’da meydana gelen felaketler zinciri bununla ilgili modern bakış açısını kökten değiştirmemiz gerektiğini ima ediyor. Paranın, borsanın, labratuarların, bilgisayar sistemleri ve devasa bir teknolojinin vuku bulacak bir felaketin önüne geçmediğini görüyoruz. Hollyvood filmleri, yanardağların patlamasına, depremlere, gökten dünyaya çarpacak meteorlara, kasırgalara karşı insanın önleyici tedbirler alabileceğini, tabiatın saldırganlığına, ölümcül afetlerine karşı insanın karşı koyabileceğini anlatmaya çalışıyor. Günün birinde Hollyvood filmlerindeki gibi insan bu yasalara meydan okuyacaksa, ancak tabiatta varolan başka yasaları keşfederek bunu başaracaktır. Yasalar (Sünen-i ilahi) Allah’ın takdiridir ve takdir olan Allah’ın kaderinden kaçış mümkün değildir. Ama henüz o aşamada değiliz.

Depremler ülkesi Japonya her zaman depremlere karşı dayanıklılığıyla övünürdü. 9 büyüklüğündeki bir deprem her afetten daha büyük bir afet olduğunu, dolayısıyla insanın acziyetinin gücünden ve bilimsel başarılarından daha büyük bir gerçek olduğunu bir kere daha bize hatırlatmış oldu. O dünyanın zengini Japonlar bir anda yardım muhtaç hale geldiler. Demek ki, varlık aleminde her gücün üstünde bir güç vardır ki, bütün güç ve kudretin, bilgi ve servetin, iktidar ve iradenin kendisinde toplandığı yegane Varlık şanı yüce Allah’tır.

Modern bilim insan zihnine hamakat elbisesini giydirmiş. Tabii afet veya felaketlerin vukuunda “ilahi müdahale” veya etkinin bir rolü olmadığı ileri sürülür. Bilim adamlarını ve modern insanı en çok rahatsız eden “ilahi ceza” fikridir. Onlara göre bu bir “tabiat olay”ıdır. Yerin şu kadar altında fay hattı kırıldı, bir plaka diğerinin altında kaldı, derken hem yeryüzü tabakasında sarsıntı meydana getirdi hem tsunamiye yol açtı. Japonya’daki bir tabiat olayının Endonezya sahillerindeki yerleşim birimlerini silip süpürmesi ne kadar ibret verici değil mi?

Varlık aleminde “hassas bir denge (mizan)” (55/Rahman, 7-9) var. Tabiat kendi kendine varolmadı. Bu iddiayı öne süren bilim adamları yıllarca binbir emek ve gelişmiş aletle deney yaptıkları labratuarların kendi kendilerine oluşup sonuçlar elde ettiğini düşünmüyorlar, ama bu son derece karmaşık canlı tabiatın kendi kendine varolduğunu öne sürebiliyorlar. Varlık alemi ilim, irade ve kudret sahibi Bir Varlık’ın yaratmasıdır. Yasalarını, işleyiş düzenini O koymuş ve şöyle buyurmuştur: “Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın” (7/A’raf, 56). Belki milyarlarca sene süren yaratılış zamanı (eyyam) içinde tabiat ancak bu kıvama gelmiştir. Onun ıslahı, kendisiyle barış ve uyum içinde bir düzene kavuşması, bize salah ve ıslahı telkin etmesidir. Dengesiyle oynadığımızda “ıslahından sonra fesat” çıkarmış oluruz. Tabiat bozduğumuz bir saat gibi durmakla kalmaz, gayrı meşru müdahalelerimiz şiddetinde bize cevap (ceza) verir.       

Bizi canımızdan ve malımızdan eden tabii afetler, tabiatın kendisinden kaynaklanmaz, tabiatta ceza ve afet takdir edecek irade, bilgi ve kudret yoktur. Başımıza gelen her musibet bizden; iyilik, güzellik, fayda ve hayır Allah’tandır.

Pekiyi biz ne yapıyoruz ki bu felaketlere müstahak oluyoruz? Yaptığımız nükleer denemeler, yerin altından aralıksız çektiğimiz petrol, maden yatakları, gaz, kömür vb. faaliyetler bizim “yeryüzünün ıslahı”nı bozma fiillerimiz olmasın! Sakın nefsimizin, bir türlü vazgeçemediğimiz modern hayat tarzının putu haline gelmiş bulunan “büyüme ideolojisi” bu musibetlerin sebebi olmasın!

Bu dünya “bizim için” yaratılmıştır, ama mülkümüz değildir, Bir Sahibi vardır ve onu Sahibi’nin muradı hilafına kullanamayız. Tutturduğumuz bu hayat tarzı tabii değildir, üstelik sürdürülebilir de değildir.

Müslüman olarak Allah’a ve ahirete iman ederiz ve hayatın geçici olduğunu biliriz. Ancak hayat ile ölüm arasındaki çizginin ipince bir şey olduğunu anlamak için deprem bölgesini gezmek, bir enkazın başında durup uzun uzun düşünmek lazım. Öylesine doğru bilgilerimiz var ki bunlar imana dönüşmediği için hayatımızda derin ve kalıcı etkilere sahip değildirler. Halbuki bilgi, bilgi seviyesinde kalıp imana dönüşmediği ve insan davranışlarını yönlendirmediği zaman sadece bir malumattır. Nice kültürlü insan var ki her gün ve belki de her an vuku bulan sayısız hadiseden hiçbir ders çıkarmaz, hayatın kendisinin mucize olduğunu idrak etmez. Bu yüzden deprem, her seferinde bilimin fay hatları doğrultusunda izlediği fiziki ve sismik seyirden ibaret kalır. Bu muazzam yer altı sarsıntısının yerin üstündeki insanların amelleriyle, bugüne kadar tutturdukları istikametle ve bundan sonra hayatlarında ne türden köklü ve yeni ıslahatlar yapmaları gerektiği konusuyla hiç ilgisi ve ilişkisi yokmuş gibi davranılıyor.

Yerin üstünde her şeyi altüst eden şiddetli bir sarsıntının gerisinde ilahi bir ikaz olmadığını düşünmek mümkün mü? Belki de Allah’tan aldığı vahy ile (Evha leha) tabiat çok daha başka sebep ve hikmetlere mebni olarak bir kısmımızı tonlarca ağırlıktaki kolonlar altında eziyor, geri kalanlarımızın hem fiziki hem manevi yönden kendilerini ve hayatlarını gözden geçirmeleri için bir ikazda bulunuyor. Aletmediğimiz müddetçe, sadece zulmedenlerin değil zulme uğrayanların da maruz kalacağı çok daha büyük afetler bizi bulacaktır.

Uzun zaman aralıklarıyla, birbirini takip eden jeolojik devirlerle yaratılmış bulunan varlık alemi muazzam bir düzen üzere hareket eder. Söz konusu düzeni ve bu düzeni mümkün kılan ekolojik dengeyi yüce Allah kurmuştur. Kendi kendine oluştuğunu ve herhangi bir ilahi müdahale olmadan düzenini devam ettirdiğini düşünenlere şunu sormalı: Kendi kendine işleyen bir sistem neden bozulsun? Bu sorunun cevabı yok!

İnsan, varlık aleminin dünya denen mertebesinde yaşarken, bu ilahi dengeyi, bu düzeni bozucu tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. “Fesat” her türlü tabii, ekolojik, toplumsal ve ahlaki bozulma ve dezarformasyondur. Bu düzenin devamı ve istikrarı ancak usulüne uygun kullanılmasıyla mümkündür. Bunun da yolu ilahi hükümlerin tatbikinden; hayatın, insan-insan, insan-tabiat ilişkisinin Allah’ın gösterdiği çerçevede kurulmasından geçer. Denmiştir ki, “İnsan bozulursa kainat bozulur”. Bu doğrudur, çünkü neredeyse bütün gezegen ve yıldızların yeryüzü gezegeninin varoluşsal hayatıyla ilgisi vardır ve daima sistemler, gezgenler arasında karşılıklı etkileşim söz konusudur.

Düzen bizden önce kurulmuş, yeryüzü ıslah edilmiş, yani yeryüzünün düzeni barış, uyum ve denge üzerine kurulmuştur. Biz bu dünyayı düzeni kurulmuş olarak hazır bir şekilde buluyoruz. Bu düzene saygı göstermek zorundayız. “Islahından sonra düzeni bozmayın” (7/56) emr-i ilahiyi üç düzeyde anlamamız mümkün görünmektedir:

a) Ahlaki hayatın yüksek normlarına göre yaşamak, ahlaki dejenarasyona yol açan sosyal, iktisadi ve politik sistemlerden kaçınmak. Bunun yeryüzünün düzeniyle ilgisi var. Hırs, servet ve güç biriktirme tutkusu (kenz sistemi) beşeriyetin örfünde asıl olan salah ve ıslahı bozar, fesadı, haset-husumet ve çatışmayı besler. Fahreddin Razi, kan dökücülük, hırsızlık, yağma, sömürü, kitlesel yoksulluklar, zina, eşcinsellik, cinsel sapkınlıkların sulh ve salahı bozduğunu söyler.

b) Büyük bir sorumluluk hissi içinde çevrenin ve ekolojik dengenin korunmasına çalışmak. Su ve hava kaynakları, toprak, bitkiler ve genel olarak canlı hayat tehdit altına girerse bunun telafisi mümkün olmayan maliyeti olur ve bundan sadece insan değil, kainat da zarar görür. Dahhak, kaynar su ve pınarların yerin dibine geçmesini amaçlayan bir işlemin, meyve ağaçlarına zarar vermenin, dinarların kenarlarını kesmenin –paranın değerini düşürmenin- bu kapsamda olduğunu söylemiştir.

c) İster beşeri-sosyal hayatın ahlaki, ister ekolojik dengenin korunması ilahi hükümlere göre bir toplumsal ve küresel düzenin tesisine bağlıdır. Yöneticilerin kamu kaynaklarını yağmalaması, zorba rejimler, meşru özgürlüklerin ve hakların kısıtlanması düzeni bozar. Allah’ın muradına aykırı ve ilahi hükümlerle çatışan bir düzen mümkün değildir. Peygamberlerin geliş gayesi ıslah etmek, insanlar arasında sulh ve salahı tesis etmektir (11/Hud, 88).

 İnsanlar bu ilahi düzen ve hassas dengeye riayet edip ilahi hükümlere göre yaşamayı becerdiklerinde Allah’ın rahmetinin kendilerine “pek yakın” olduğunu görürler, ondan istifade ederler ve Rablerine şükrederler. “Muhsin olanlar”, yani tutum ve davranışlarında, niyet ve düşüncelerinde güzellik ve iyilik üzere yaşayanlar bunun bilincindedirler. Bu kimseler iyilik ve güzellikte bulundukça Allah onlara daha güzel ve iyi olanı ihsan eder (10/Yunus, 26). Bu “iman ve İslam” mertebesinden sonra gelen yüksek “ihsan” mertebesidir. (Müslim, İman, 1.) İlahi rahmete yakınlığı hem dünya hem zaten giderek yaklaşmakta olan ahiretteki rahmet için de düşünebiliriz. Her gelmekte olan gelecektir, madem ki doğduk, yaşıyoruz, hızla ölüme ve ahirete yaklaşıyoruz demektir.

Her büyük afet aslında bir musibettir. Ve her kötü musibetin müsebbibi insandır. Yazık ki bilim, teknoloji, gelişme, kalkınma, modernleşme, büyümü ve sınırsız servet biriktirme tutkusuna kapılanlar bundan gerekli dersleri çıkarmıyorlar. Bilim ve teknolojide büyük mesafeler kat ettikçe ve her bilebildiğimiz şeyi uygulama hakkına sahip olduğumuzu düşündükçe; bilim ve teknolojinin üstünde ilahi hükümler ve ahlaki normlar denetleyici rol oynamadıkça çok daha büyük musibetleri bekleyebiliriz. Çünkü istifademize sunulmuş olsa da bize ait olmayan bu gezegeni Malikinin muradına ve yasalarına aykırı bir biçimde kullanıyoruz. Bunun cezası büyük olacaktır. Kıyamet saatini biz çalıştırıyor, eceli biz hızlandırıyoruz.