Günün Yazısı

AFGANİSTAN: ORYANTALİZM’DEN İSLAM KORKUSU’NA

Sivil zayiata infial

Batılı güç ve kuruluşların küresel düzeyde oluşturdukları algı Afganistan’da yeni bir aşmaya girdi. Bu da Taliban üzerinden oryantalist bakış açısının İslam korkusuna (İslamafobia) dönüşmüş olmasıdır. 20 sene süren Afganistan işgali sırasında oryantalizmin nasıl bir imaj üretimini yaptığını anlamak için “işgal ve sivil katiam” merkezli olaylara yakından bakalım:

Hatırlanacağı üzere New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlenen 11 Eylül terör saldırılarından sonra, 7 Ocak 2001’de ABD ve İngiliz kuvvetleri Afganistan’ı bombalamaya başladılar, 25 Kasım 2001’de de ilk kez Kandahar’a kara harekatı düzenlediler. Taliban hükümetinin düşmesinden sonra aynı yıl 22 Aralık’ta Hamid Karzai başkanlığındaki hükümet göreve başladı. 20 Aralık 2003’te de Amerika Afganistan’ı işgal etti.

NATO’nun ise Afganistan’a ilk girişi 31 Temmuz 2006 tarihine rastlar. Eylül-2006’da Varşova’da düzenlenen toplantıda Komite Başkanı General Ray Henault, NATO ülkelerinden taahhüt ettikleri askerleri bu ülkeye göndermelerini istemişti. Türkiye’den de benzer taleplerde bulunuldu, ancak Genelkurmay Başkanı “Türkiye’nin Afganistan’a muharib asker göndermeyeceğini” açıkça belirtmişti. Başlangıçta NATO kuvvetleri güneyde kontrolü ele geçirmişken, 5 Ekim 2006’dan itibaren ülkenin bütün kontrolünü ellerine geçirdiklerini açıkladılar.

Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin NATO şemsiyesi altında sivil halka verdikleri zayiat çok büyüktü. Ülkenin doğusundaki Nangarhar eyaletinde Amerikan askerlerinin çevreye rastgele ateş açması sonucunda 16 sivil hayatını kaybetmiş, 30 kişi de yaralanmıştı. Olayın ardından binlerce Afganlı ABD’yi protesto etmişti. Yolları kapatan göstericilerin “Amerika’ya ölüm, Karzai’ye ölüm” şeklinde slogan atıyorlardı. Bu, Afgan halkının işgalcileri istemediği gibi, işgal kuvvetlerinin desteğindeki kukla yönetimi de istemediklerini gösteriyordu.

İşgale karşı Taliban’ın başlattığı direniş kısa zamanda etkisini göstermeye başladı. 2007 yılında Afganistan’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Ed Butler  “Ülkede durum Irak’tan daha kötü, çok daha geniş çarpışmalar ve direnişle karşı karşıya bulunuyoruz, ortalama her gün 12 saldırıya uğruyoruz” diyordu. Anlaşılan şuydu ki, Afganistan’da direniş yayılıyordu. İşgal kuvvetlerinin bu ülkede uzun zaman durmaları imkansızdı, eninde sonunda geldikleri gibi gideceklerdi.

Geçmiş istila ve işgallerden farklı olarak bu sefer Afgan halkı, sadece Amerika ve İngiltere’yle değil, koca NATO’yla da savaşıyordu. NATO’nun 2006 zirvesinden sonra yeni bir konsept değişikliğine gitmişti. Ancak yine de Afganistan’daki varlığı tartışmalıydı. Çünkü NATO kuvvetlerinin herhangi bir yere askeri operasyon düzenleyebilmeleri için bir NATO ülkesinin saldırıya uğraması gerekirdi. Afganistan hiçbir NATO ülkesine saldırıda bulunmamıştı.

El Kaide’nin Amerika’da 11 Eylül’de düzenlediği iddia edilen saldırı tabii ki “terör”dü.  “Terör” adli bir suçtur, karşılığı savaş veya ülke işgali değildir. Bu, birinci nokta. İkinci nokta şu: Bu eylemi düzenleyen Afgan hükümet kuvvetleri değil, bir “örgüt”tü. Saldırıya katıldığı açıklanan isimler arasında tek bir Afganlı yoktu. Üstelik El Kaide’nin lider kadrosu ve belli başlı elemanları Afganistan’a “dışarı”dan gelmişlerdi, yani en azından geçerli hukuki mevzuat açısından “Afgan yurttaşı” değildiler. Üçüncüsü, Taliban hükümeti, adil bir mahkemenin yargılamasından sonra eğer saldırıyı El Kaide’nin yaptığı somut delillere dayalı kanıtlanırsa, Bin Ladin’i teslim edeceğini söylüyordu. Amerika ise, herhangi bir mahkeme ve yargılamaya gerek kalmadan Bin Ladin’in kendisine teslim edilmesini talep ediyordu. Muhakeme usulü ve adil diploması açısından Taliban hükümeti hukuka uygun davranıyor, Amerika ise hukuk tanımıyordu. Nitekim 2 Mayıs 2011’de ABD, Pakistan’ın Abbottabad şehrinde Bin Ladin’in kaldığı eve düzenlediği saldırıda Bin Ladin’i ve evde bulunan dört kişiyi öldürdü; onu yargılama lüzumunu görmedi.

Amerika’nın niyeti belli ki, Irak’ta olduğu gibi hukuki temeli olmayan uydurulmuş gerekçeler öne sürerek Afganistan’ı işgal etmekti. Irak’ı da Saddam’ın nükleer silah bulundurması gerekçesiyle işgal etmişti. Bu gerekçenin uydurma olduğunu daha sonraları Dışişleri Bakanı Colin Paul itiraf edecekti. Bu sefer Afganistan işgal gerekçesi El Kaide ve Bin Ladin’di. Kısaca ABD ve NATO’nun Afganistan’daki varlığının hukuki temeli yoktu.

NATO’nun katılımı işgale yeni bir boyut kazandırmıştı. Sovyetlerin çöküşünden ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra ilk kuruluş amacının hayli dışında faaliyet göstermeye başlayan bu devasa askeri aygıt, hiç ilgisi olmadığı halde Afganistan’da ve ikide bir sivillerin hayatına mal olan saldırılarda bulunuyordu. Haziran-2007’de NATO kuvvetleri Gereşk bölgesinde 25 sivilin ölümüne sebep olmuştu. Birkaç gün sonra daha büyük bir saldırı düzenleyerek 130’un üstünde kişiyi öldürdü, öldürülenlerin büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardı.

Uluslar arası kurallara göre ‘siviller’in savaş ve saldırıların dışında tutulması lazım. Fakat gelişen savaş teknolojisi, büyük hava bombardımanları ve doğrudan yerleşim birimlerinin (şehir, kasaba ve köyler) hedef seçilmesi sonucunda maalesef savaştan en çok sivillerin zarar görmesine sebep oluyor. Yeni savaş tarzı ve yüksek teknolojik silahlar ile eski savaş hukuku arasındaki makas gittikçe açılıyor, eski hukuki kurallar yeni durumu denetleyebilecek güçte ve formasyonda değil. Esasında saldırgan devletler de, halkı direniş gösteren kuvvetlerden soğutmak için bile bile “zayiat” adı altında sivil öldürüyorlar. “Zaiyat” istenmeden, kazara vuku bulan zarar ve kayıpları ifade eder. Burada söz konusu olan insanların mallarını, evlerini, işlerini ve yurtlarını kaybetmek şeklinde tecelli etmiyor, doğrudan hayatlarını kaybediyorlardı. O halde buna “sıradan zayiat” gözüyle bakılamaz. 

Sivil katliamların artışı Mayıs-2007’de NATO kuvvetleri ile Amerikan ordusu arasında ihtilafların çıkmasına sebep olmuştu. Son dönemdeki büyük sivil kayıplar 12 bin askerden oluşan ABD öncülüğündeki koalisyonun operasyonları sırasında vuku bulmuştu; bünyesinde 37 bin askerin görev yaptığı ISAF, ABD’yi suçluyordu. Dönemin Almanya Savunma Bakanı Franz Jung, üstü kapalı bir dille Amerikan askerlerini suçlamıştı. NATO Yüksek Temsilcisi Daan Everts de, “ABD’nin özel operasyonlarının özellikle sivil kayıpların çok yüksek görülmesi sebebiyle olumsuz bir yan etki oluşturduğunu” söyleyip kaygılandıklarını dile getirmişti. Afgan halkı ise kimin ABD, kimin NATO askeri olduğunu ayırt edebilecek durumda değildi, onların gözünde hepsi Afganistan’ı işgal eden güçlerdi. Bu da Batı’ya karşı öfkeyi ve düşmanlığı pekiştiriyordu.

İşgal boyunca sivil hedeflere yönelik saldırılar durmadı. İşgal kuvvetleri düğün evlerini, hasta taşıyan ambulansları, masum köylüleri bombalıyor, adeta halk üzerinde atış talimi yapıyorlardı ki, saldırıların önemli bir bölümünün kasti yapıldığı, saldırıları düzenleyenlere eğlenceli geldiği Batı medyasında yer aldı. Haziran 20’sinde işgal kuvvetlerinin saldırısı sonucunda 25 sivil daha hayatını kaybedince, İnsan Hakları İzleme Örgütü bir açıklama yaparak, Afganistan’da son 17 ayda saldırılar ve operasyonlarla ölen 6 bin kişinin, yaklaşık 1.500’ünün de siviller oluşturduğunu bildirdi.

Bu arada dönemin Pakistan Başbakanı Perviz Müşerref’e sunulan bir raporda, Taliban saldırılarının ‘artık önü alınamaz’ noktalara gelindiği belirtiliyordu. Afgan halkında giderek yerleşen kanaate göre, işgal kuvvetlerinin bunca sivili öldürmelerinin sebebi, kıramadıkları direniş karşısında halkı cezalandırmak, böylelikle Taliban’a karşı sivilleri etkili bir koz olarak kullanma yolunu seçmekti.

Sivil katliama bedel “Afganlı kadını kurtarmak!”

Afganistan’da işgale karşı direniş surer ve sivillere yönelik saldırılar artış gösterince Amerika’nın Afganistan’daki varlığının anlamsızlığına ilişkin bir algı oluşmaya başladı. 2011 yılının son ayında Barak Obama, ABD’nin Irak’tan askerlerini çekeceğini ilan etti. Böylelikle Aralık-2003’te başlayan askeri işgal ‘resmen’ sona ermiş olacaktı. Tabii ki “resmen” sona erecek olan işgal fiilen ve kesin olarak sona ermedi. Bir kısım gözlemcilere göre, ABD, kendisiyle uyumlu bir yönetimi işbaşına getirmeyi planlamıştı. Kimine göre, her yerde olduğu gibi ABD, Irak işgalini de yüzüne gözüne bulaştırdı, Iraklıları topluca büyük bir felaket ve kaosun içine ittikten sonra kayda değer bir şey yapmadan geri çekilmek zorunda kaldı. Bir başka yoruma göre, ABD’nin sekiz sene boyunca Irak’ta yaptığı sadece İran’a yaramıştı. Söz konusu değerlendirmelerin tümünde belli bir doğruluk payı vardı.

       17 Aralık Zaman’da ve 20 Aralık 2011’de Dünya Bülteni’ndeki köşemde ABD’nin birgün Afganistan’dan da çekileceğini yazmıştım. Pekiyi o güne kadar ABD bu ülkeyi hangi gerekçeyle işgal ediyor olacaktı? Bu önemli bir soruydu. 3 Aralık 2011tarihli yazımda (Ev’den camiye) “Bugün NATO’nun Afganistan ve Pakistan’da giriştiği sivil katliamların neredeyse elde kalan tek gerekçesi ‘Afgan kadının özgürleştirilmesi’dir” demiştim. Bunun basit bir iddia olmayıp bir gerçeği ifade ettiğini şöyle anlatıyordum:

      “16 Haziran 2009’da Hürriyet’in internet sitesinde şöyle bir haber yer alıyordu:

      “ABD’nin 2001’de Afganistan’da Taliban iktidarına karşı başlattığı harekatla Taliban’dan “kurtardığı” ülkede, kadınların gelişimine dair verilen sözler çoktan unutuldu. Taliban gitti ama yerine gelen iktidar, kadınlar için neredeyse hiç bir şey yapmadı. Kadınlar yine eğitimden mahrum, sosyal hayattan dışlanmış, mahalle baskısı altında yaşamaya devam ediyorlar.  Güçlüklerle dolu yaşamlarından kaçabilmek için kendilerini yakarak intihar etmeyi seçen kadınların sayısı giderek artıyor. Çünkü en ucuz intihar şekli bu. Yapılan araştırmalara göre Afgan kadınları en kolay ateşe ulaşabiliyor. İşte bu yüzden şu sıralar Herat kentindeki hastanenin Yanık Ünitesi, kendini yakarak öldürmeye çalışan kadınlarla dolup taşıyor. Onlar burkadan çıkıp, sargılara giriyor. Çoğu da kurtarılamıyor. Alman sivil toplum örgütü ‘Medica Mondiale’ye göre, son bir yılda “tek kurtuluşu” kendini yakmakta bulan Afgan kadınlarının sayısı ikiye katlandı. Başkent Kabil’de sadece bu yıl 36 kadın kendini yakarak intihar etti. İntihar olaylarının başlıca sebepleri arasında zorla evlendirilme, tecavüz, cinsel taciz, mahalle baskısı, burka altında geçen ya da geçmek bilmeyen yıllar var. “

       Eş zamanlı olarak benzer haberler yaygın olarak Avrupa medyasında da yer aldı. Haberi okuyanlar ister istemez şöyle düşünüyordu: İyi ki Amerika Afganistan’ı işgal etmiş, iyi ki NATO bugün Afganistan’da.

       Fakat aslında bu tür haberlerin bir arkaplanı vardı. 2010 yılının başlarında NATO sivil katliamlarına öylesine hız vermişti ki, Avrupa kamuyo hükümetlerine “Bizim Afganistan’da ne işimiz var?” diye sormaya başlamıştı, hatta baskılar Hollanda’da hükümetin düşmesine yol açmıştı. Hükümetler zorda kalınca ABD ve NATO merkezi kamuoyunu yatıştıracak çareler aramaya başladılar. İşte tam o sırada CIA’nın internet sitelerine düşen bir genelgeye göre, “ABD Afganistan işgalini Avrupa’ya satma” planı hazırladığı ortaya çıktı. “ CIA belgesinde, başta Fransa ve Almanya olmak üzere birçok Batı Avrupa ülkesinde Afganistan’daki işgale karşı artan bir tepki olduğu vurgulanıyor, söz konusu ülkelerdeki kamuoyu görüşünü etkilemek için üç ana başlık öneriliyordu:

         1. Obama savaş için en önemli satıcı olabilir.
         2. “Kadınlar” savaşın kamuoyunda destek bulması konusunda etkili olur. Afganistan’da kadınlar din ve geleneği arkasına alan erkeklerin ağır baskısı altında. ABD ve NATO’nun varlığı kadınları özgürleştirecek.
         3. Uyuşturucu ve mülteci korkusunun abartılması.

Raporda 10 Fransız askerinin ölümü ve Kunduz katliamı sonrası Sarkozy ve Merkel’in yaşadığı sıkıntılara dikkat çekilirken, “doğru mesajlarla (Obama, kadın ve uyuşturucu-mülteciler) bu tepkiler kontrol altında tutulabilir” deniyordu.

Verilmek istenen mesaj şu olacaktı: “Taliban’ın geri dönmesi durumunda kız çocuklarının eğitimi konusunda kazanımlar kaybedilecek, kadınların durumu daha da kötüleşecekti.”  Medyada “yeni bir mülteci krizi”nin işlenmesi tavsiye ediliyor, ama ağırlıklı olarak Obama ve Afgan kadınların “savaşın Avrupa’ya satılması” konusunda en etkili araçlar olduğu ifade ediliyordu.

CIA’ya göre, sivil katliamları yatıştırmak amacıyla Obama yanında Afganlı kadınlar, özellikle medya kullanılarak, işgal için desteğin artırılmasında en etkili araçlar olarak kullanılabilirdi. ” “Taliban yönetimi altında deneyimleri hakkında konuşan” Afgan kadınların medyada daha fazla yer alması gerektiği savunulan CIA raporunda, Afgan kadınların özellikle Avrupalı kadınlara ulaşmak için çok önemli olduğu vurgulanıyordu. Benim o tarihlerde yazdıklarım sonraları Julian Assange’ın açıklanan WikiLeaks belgelerinde de açıklandı. WikiLeaks’in Twitter hesabından açıklanan 11 Mart 2010 tarihli rapora göre Batı kamuoyunda ABD’nin Afganistan işgaline karşı muhalefeti azaltmak için “feminizmin kullanılması” önerilmişti. (23 Ağustos 2021-İndependent Türkçe https://hurseda.net/dunya/232317-cia-raporlarinda-flas-talimat-feminizmden-yararlanmaliyiz.html)

Sonuç

Bu yazımın üzerinden tam 10 sene geçti. Taliban bugün Afganistan’a hakim olmaya çalışıyor ama ABD ve Batı tümüyle Afganistan’dan vazgeçmiş değil. Ülkenin Rusya ve özellikle Çin’in eksenine yerleşmesinin ne gibi gelişmelere yol açacağı hesaplanıyor, diğer yandan bir gün tekrar Afganistan’a dönülecekse kalıcı bir gerekçe lazım. Bu arada Batı, 20 senedir bu ülkeyi ne diye harabeye çevirdikleri sorusuna karşı aynı gerekçeler, uyduruk meşruiyetler üretip küresel düzeyde yaygınlaştırıyorlar. Bilinç altına şunları zerkediyorlar: “Batı Afganistan’ı işgal etti, binlerce sivil öldürdü, ülkeyi harabeye çevirdi, beşeri ve tabii coğrafyasını çökertti ama kadınları kurtarmak istiyordu. Misyonu henüz tamamlanmış değil. Taliban geldi, kamalarla insanlar kesilecek, kadın ve çocuklar köleleştirilecek? Ünlü oyuncu Angelina Jolie, “kadınlar için her şey güzel güzel gidiyorken”, Amerika’nın çekilmesine ateş püskürüyor, ülkesinin işgale son vermesinden utandığını söylüyor. Bu Hollywood yıldızı gibi yüzbinlerce Müslüman kadın ve erkek de, Taliban’dan ise ABD ve Batı’nın işgali tercih ettiklerini söylüyorlar. İslamafobi histerisi kimi Müslümanlara geçmiş görünüyor. Bundan sonra Şeriat düşmanlığını ve İslam korkusunu İslam dünyası içinde birtakım gruplar yürütecek. (Akademik formasyonuna ve İslami hassasiyetine çok değer verdiğim bir köşe yazarının kurduğu şu cümle –ben yol kazası sonucu maksadı aşan bir cümle kabul ettimse de- hakikaten çok yaralayıcı: “Afgan gençleri ve çocukları bakımından, zorbaların ve katillerin kendi vatandaşları ve dindaşları olmasının dışında, Tâliban cihatçılarıyla Rus işgalciler arasında ne fark var? Milyonlarca Iraklı, Suriyeli, Libyalı babalar, çocuklar, gençler de içerideki demokrasi ve insan onuru düşmanları, dışarıdaki zalim işgalciler tarafından benzer vaadlerle öldürülmedi mi?” (Karar Gazetesi, 25 Ağustos 2021.)

Peki, oryantalizmin geriden beslediği İslamkorkusunu artık kimi Müslümanların üstlendiği noktaya gelmişsek, ne yapmalı? Yazdıklarımdan Taliban’ı yücelttiğim, takip ettiği politikaları tümüyle tasvip ettiğim anlamı çıkarılmamalı. Taliban doğru kriterler kullanılarak adil bir eleştiriyi hak ediyor. Sonraki yazımızın konusu bu olsun. (