Günün Yazısı

Ali Bulaç: İslamcılık, modern menşe’li söylem ve sistemlerin; teyidi, uzantısı ve meşrulaştırıcısı değildir

Naman Bakaç Independent Türkçe için Ali Bulaç ile konuştu.

Naman Bakaç @namanbakac 

Pazar 17 Ekim 2021 7:48

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarih sahnesine fikri ve siyasi bir akım olarak doğmuş olan İslamcılık akımı veya İslami hareket, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e oradan da günümüze kadar tartışılan, hakkında yazılıp çizilen en önemli akımlardan biri olduğu kuşku götürmez bir gerçeklik. 

Kökleri 19’uncu yüzyıl öncesine dayansa da, modern anlamda düşünsel, toplumsal ve siyasal önermeleriyle gündemde yer etmiş olan bu hareketin; referans kaynakları, aktörleri, retoriği, temel yönelim ve hedefleri bağlamında Dünya ve Türkiye’nin epistemik ve ontolojik sahasında bir şekilde kendini bazen konuşturduğu bazen de öznesiz konuştuğu da bir başka gerçeklik olarak karşımıza çıkıvermekte.

Oryantalistlerden edebiyatçılara, siyasetçilerden gazetecilere, âlimlerden aydınlara, alaylısından mekteplisine, havasından avamına kadar bir yığın skalada kimi zaman yerli yerince kimi zaman da yersiz kimi zaman negatif kimi zaman da pozitif yönleriyle bir şekilde varlığından ve adından söz ettirerek konuşan ve konuşturan bir özne İslamcılık. 


İslamcılık üzerine hiç şüphesiz Batı dünyasından İslam âlemine kadar birçok değerli isimle bu akımı konuşmak mümkünken, biz Independent Türkçe için sağ olsun rahatsızlığına ve kitap çalışmalarındaki yoğunluğuna rağmen Ali Bulaç ile konuşmayı tercih ettik.

Birçok sebebi olmakla birlikte en önemlisinin 50 yıldan fazla; fikri, siyasi, içtimai, felsefi, dini, ahlaki ve edebi alanda yazmayı, düşünmeyi, okumayı ihmal etmemiş; onlarca kitap ve dergiyle Türkiye düşünce hayatına damga vurmuş, üstelik kendini ortaokuldan beri İslamcı olarak nitelendirmiş bir entelektüel Müslümanla konuşmayı seçmemiz sanırım herkesçe makul ve makbul karşılanacaktır.  

Ali Bulaç ile çok başlıklı bir röportajı değil, tek başlıklı bir röportajı; yani tematik bir röportajı gerçekleştirmeyi yeğledik.

Yeğlediğimiz bu tema da; salt İslamcılık akımı üzerine konuşmak olduğudur.

Eğer becerebilirsek ve muhataplarımız da davetlerimizi kabul ederlerse Ali Bulaç dışındaki diğer birçok değerli İslamcı aktörlerle konuşarak bunu bir dizi halinde sürdürmek niyetindeyiz. 


Ali Bulaç ile kuşkusuz güncel siyasal meselelerden tutun ekonomik ve kültür dünyasına değin birçok aktüel tartışmalara ya da Yeni Şafak ve Zaman gazetesinde yazdığı dönemdeki düşünsel yazılarından şu anda yargılaması devam eden davasına kadar birçok başlığa yer vermedik.

Çünkü tematik bir röportaj olmasına özen gösterdik. İslamcılık akımı veya İslami hareket üzerine olan bu röportajımızda Bulaç’la; düşünsel ve siyasal duruşunu, İslamcılık akımının doğuşunu, İslamcılığın temel aktörlerini, retoriğini, referans kaynaklarını, zaaflarını, imkânlarını, liberalizm ve sosyalizmle olan ilişkisini, Türkiye-İran-Mısır ve Hind Alt kıtasındaki İslamcı hareketleri, İslamcılığın Kürt Sorununa bakışını, Batı aydınlanması ve düşüncesine yönelik bakışı, İslam-Demokrasi ilişkisini, hala neden İslamcılığı savunduğunu ve son olarak “İslamcılığın öldüğü”; “Siyasal İslam’n İflası” ya da “Siyasal İslam’ın çöktüğü” tartışmalarına yönelik bakışını içeren uzunca ama oldukça kavramsal, tarihsel, düşünsel ve katmanlı bir yolculuğa çıktık.     


“İslamcılığı, ortaokulda bir düşünce ve sosyo-politik ideoloji olarak benimsedim”

– İlk kitabınız 1969 yılında “Rüzgâr Şarkıları”, son kitabınız ise 2021’de “Kürtler Nereye?” ismiyle yayımlandı. 1976’da Düşünce Dergisi ve Düşünce Yayınlarını kurarak; aktüel, edebi, fikri, siyasi, dini, felsefi ve içtimai yazı serüveniniz şimdilerde farklibakis.net düşünce sitesinde sürdürüyorsunuz. Bize şöyle 55 yıllık yazı ve düşünce serüveninizi belli kilometre taşlarıyla dile getirmenizi istesek bize nasıl bir Ali Bulaç portresi çizersiniz? 

Fikri olarak hayatımda belirgin diyebileceğim inişler çıkışlar, zikzaklar yok. Daha Mardin İmam Hatip’te ortaokulu okurken, İslamcılığı bir düşünce ve sosyo-politik ideoloji olarak benimsemiştim. O günden beri bu çizgi üzerinde ilerlemeye devam ediyorum.

Elbette zaman içinde düşünce hayatında birtakım revizyonlar, düzeltmeler olur, bunları bir inkişâf ve kemale doğru çabası olarak görmek lazım.

Bir fikri veya ideolojiyi benimsemek önemli bir iştir lakin bu ideoloji sonuçta bir yorum ve bilgilenme olayıdır, bunu unutmamalı.

Aksi halde mesela İslamcı iseniz, sizin dinden anladığınızın hasılası olan düşünceniz dogmalaşır, böylelikle mutlakiyetçi bir zihin kazanmış olursunuz ki, bu hem referans aldığınız İslam’a, hem kendinize yazık (zulüm) etmiş olursunuz.


Beni dogmatik ve mutlakiyetçi olmaktan koruyan şey, ilahiyat yanında sosyoloji okumam oldu. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünde okumanın yanı sıra; psikoloji, sistematik felsefe, antropoloji dersleri ve sertifikaları da aldım.

Bunun yanında 1970’lerde 6 ay Marxist kitaplar okudum, sabahları ise sadece Kur’an okurdum. Sonra Batı Felsefe tarihini okumaya karar verdim. Beni en çok cezbeden Antikçağ Yunan filozofları oldu.

İki senedir “Felsefe Dersleri” adı altında Antikçağ Yunan filozoflarını “Tevhid, Nübüvvet ve Ahiret” açısından yeni bir okumaya tâbi tutmaya çalışıyorum.

 
Benim belli başlı bir uzmanlık alanım yok. Din, İslam tarihi, tefsir, hadis, kelam, İslam düşüncesi, mezhepler, tasavvuf, Ortadoğu, Batı felsefesi, sosyoloji, hukuk felsefesi, fıkıh usulü, siyer, tarih vd.

Bu alanlarla ilgili okumaları eksik etmedim, halen en önemli meşgalem kitap okumaktır. Kendimi iyi bir yazardan çok, iyi bir okuyucu görürüm. Güncel, bölgesel ve küresel olaylar ile siyasetle de ilgilendim. 


Fikri hayatımda bir pişmanlığım var, o da gazete köşe yazarlığı ve televizyon programı yapmaktı. Buna mecburdum zira bürokrasiden, ticaretten ve aktif siyasetten uzak durunca geçim konusu bir sorun olarak karşınıza çıkar.

Köşe yazarlığı sayesinde hamdolsun büyük maddi sıkıntı yaşamadım. 12 Eylül 1980 askeri dönemde hapis yattıktan sonra geçim meselesinin ne kadar büyük olduğunu anladım, sonuçta evde evlad-u iyala ekmek götürmek zorundasınız.


Köşe yazarlığı ile bu sorunu aştım ama benden çok şeyler götürdü, defalarca yargılandım, hapis yattım. En önemlisi köşe yazarlığı vaktimin bir bölümünü aldı.

Gerçi yazılarımın kahir ekseriyeti ileride kitaba dönüşecek şekilde ayarlanmıştı ama yine de güncel siyaset benden çok şey aldı.


“Müslüman üç amelden emekli olmaz: İbadet, ilim ve cihat”

Yaşım yetmiş, isterdim ki sürekli ders verdiğim öğrencilerim olsun, maalesef ders verecek bir mekân yok. Kitaplarım örtük boykot altında. Hamdolsun maddi ihtiyacım da yok.

Aklımda hep Müslümanların sağlıklı bir zihin dönüşümü yapacakları projem vardı, değil şimdi bunu hayata geçirmek, ders verecek mekân bile bulamıyorum.Zoom üzerinden birkaç arkadaşıma ders vermekle yetiniyorum.


Benimle İslamcı mücadeleye katılan çok sayıda arkadaşım siyasetin ve bürokrasinin zirvesine tırmandılar, bir bölümü servetlerini hesaplayamıyor.

Kitlesel bir irtidat hali yaşıyoruz. Genç nesillerimiz derin bir zihinsel ve ruhsal kriz içinde, bu statü ve servet sahibi eski İslamcıların sadece konfor içinde yaşamak dışında kaygıları kalmamış.

Çoğu eski İslamcıların maddi olarak her şeyleri var, bütün arzularını gerçekleştirmişler, ama dramatik bir tükenmişlik sendromu içindeler. Müslüman üç amelden emekli olmaz: İbadet, ilim ve cihat. Bunlar son nefese kadar sorumluluk olarak devam eder. 

“İslamcılık mü’min olmanın kelami/felsefi mertebesi, sosyo-politik ve maddi idealidir”

– Bir söyleşinizde “Fikri hayatıma İslamcı olarak başladım, 70 yaşındayım, yazı hayatımda çeşitli inkişaf ve tekâmüller olmakla beraber çizgimde temel bir sapma vuku bulmuş değil” diyorsunuz. Ali Bulaç bugün içinde kendini İslamcı olarak konumlandırıyor mu? İslamcı kime denir? İslamcı-Müslüman ayrımı doğru mu? Doğru ise ayrışan ve örtüşen yönleri neler?

“Müslüman” kendini Müslüman olarak takdim edendir; İslamcı ise İslam dininin temel kaynaklarından, özellikle Kur’an’dan ve Sahih Sünnet’ten hareketle yeni bir insan, toplum ve dünya tasarlama, bu tasarıyı hayata geçirme iddiası, davası ve duasıdır.

Kur’an, “iman” ile “İslam” arasında ayırım yapar. Müslüman olmak başka mü’min olmak başka.

İslamcılık Mü’min olmanın kelami/felsefi mertebesi, sosyo-politik ve maddi idealidir. Her mü’min Müslümandır ama her Müslüman, Mü’min değildir.

Hatta Medine’de siyasi birliğe muahid olarak katılan “Müşrik Müslümanlar” diyebileceğimiz bir sosyal blok vardı. Ancak ben kendini Müslüman gören herkesi Müslüman görürüm ve Müslümanların lehinde ve aleyhinde olanları onun da lehinde ve aleyhinde telakki ederim. Kimseyi tekfir etmeye yetkimiz ve hakkımız yok.

“Şahsi kanaatime göre her mü’min-Müslüman, bittabi ve bizzarure İslamcıdır”

Benim şahsi kanaatime göre her Mü’min-Müslüman bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Çünkü din, dünyevi hayatımızı itikad, ahlak, ibadet, muamelat ve ukubat alanlarını düzenleyen bir anlam ve yol haritasıdır.

İslamcı olmak tarihsel İslam’dan tümden kopuk değil, ama tekrarı da değildir. Tecdid, Islah ve İhyacı boyutları ya da versiyonları vardır.

Tabii ki modern hayatın Müslüman dünyası tarafından trajik biçimde algılanması üzerine tarih sahnesine çıkmış bulunmaktadır.

Osmanlı’nın Batı karşısında askeri, ekonomik ve politik yenilgilere uğraması, iktidar seçkinlerini yeni arayışlara sevk edince Batıcılığa paralel olarak İslam’ın ana kaynaklarına dönüp, yeni düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıkmış oldu.

İslamcılığın içinde aktığı mecra da tarihsel ve toplumsal bir durumda ortaya çıktı.

Bu anlamda İslamcılık modern bir akımdır, aynı zamanda modernliğe bir cevap ve meydan okumadır. Ancak bu durum tespiti bizi yanıltmamalıdır:

a) İslamcılık modern menşe’li hegemonik söylem ve sistemlerin teyidi, uzantısı veya meşrulaştırıcı çerçevesi değildir. 

b) Marksizm-sosyalizm gibi sistem-içi muhalefet biçimi değildir. 

c) Retçi-entegrist değildir.

Benim benimsediğim İslamcılık ‘müteal/aşkın olan’‘var olanı aşmak’ suretiyle uruc etme/yükselme çabasıdır.

Onu ortaya çıkartan şartlar dolayısıyla zamansal/yatay olarak rucu’ değil, ahlaki/dikey olarak urucdur.

İslamcılığın urucu, modern durumda Allah’a rucu’dur, bu açıdan Aydınlanma’nın şekillendirdiği zamanın kültürel algılarına, hegemonik modernliğe eleştirel bakar; epistemolojisi ve politiği diri, işlevsel, değişimci ve dönüştürücüdür.

Belli başlı meşru versiyonları Islah, İhya ve Tecdittir. Ben kendimi Islahçı versiyonuna daha yakın buluyorum.


“Gayrimüslimler siyasi birliğin yani ümmetin üyesidirler; muahiddirler, zımmi değildirler”

– 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan İslamcılık hareketine dair birbirinden oldukça farklı okuma biçimleri var. Modern(ist) proje, Reaksiyoner proje, Tecdid ve Islah projesi, İnkılapçı/devrimci proje vs… Sizin okuma biçiminiz nedir? İslamcılığın doğduğu tarihsel, toplumsal ve siyasal şartlarını bize nasıl resmedersiniz?

Kendi tanımımdan üç gaye çıkarıyorum:

a) Dünyanın Kur’an ve Sünnet perspektifinden okunması,

b) Bireysel, ailevi, toplumsal, bölgesel ve küresel ölçeklerde Müslüman’ca bir hayatın mümkün hale getirilmesi. Siyaset bunun yegâne değil, ama etkili enstrümanlarından biridir,

c) İslam Birliği’nin kurulması. 

Birlik bütün dini, etnik ve mezhebi unsurları içine alması bakımından “İttihad-ı anasır-ı İslam” olarak anlaşılmalıdır. Bu formül hiçbir Müslüman kavmi dışarıda bırakmaz, tek bir kavmin hegemonyasına da kapalıdır.

İslam Birliği şemsiyesi altında gayrimüslimler de eşit ortaklar olarak siyasi birliğin üyesi olarak yer alırlar ve akdedilmiş sözleşmeye riayet edildiği müddetçe Müslümanlarla gayrimüslimler eşit hak ve sorumluluklara sahiptirler. Gayrimüslimlerde siyasi birliğin yani ümmetin (el camia) üyesidirler; muahiddirler, zımmi değildirler. “Medine Sözleşmesi” adlı kitabımın birinci bölümünde bunun temellendirmesini yapmaya çalıştım.

Belirtmek gerekir ki, sivilleri hedef alan, İslam’ın ana savaş hukuk kurallarını ihlal eden hiçbir eylem meşru değildir. Helale haram yoldan gidilmez.

Müslümanlar sadece ülkeleri saldırıya uğradığında, işgal edildiğinde veya böyle bir tehlikenin vaki olacağı kesin delillerle ortaya çıktığında cihad ederler. Cihad şiddet ve terör değildir, meşru savunma hakkının kullanımıdır. 

Tarihteki fetihlere cihad diyecek olursak, bu bizi hükümranlık, cihangirlik, ganimet ve nüfuz amacıyla yapılmış savaşları meşrulaştırmaya götürür.

İslam’ın yayılma enstrümanı fetih değil, beşeriyetin vicdanını ve selim aklını harekete geçiren doğru sözdür ki, bu vahyin tebliği demektir.


“Birinci nesil İslamcılar; Kur’an ve sünnete dönüşü, içtihadı ve cihadı öne çıkardılar”

– Gerek yazılarınızda gerek Hilal TV’deki Abdurrahman Arslan ile yaptığınız programda, şimdilerde ise TV5’te Ümit Aktaş ve Kadir Canatan ile sürdürdüğünüz yayınlarınızda, İslamcılığı üç döneme veya üç başlık içerisinde analiz eden bir perspektifiniz var. Bize bu üç dönem İslamcılığın; referans kaynaklarını, retoriklerini, aktörlerini ve temalarına dair nasıl bir çerçeve çizersiniz?

Başka bir vesile ile ele aldığım konuyu burada da tekrar edeyim:

İslamcıların üç ana dönemde üç nesil olarak birbirlerini takip ettiklerini düşünüyorum:

Birinci Nesil İslamcılar 1850-1924; İkinci Nesil İslamcılar 1950-2000 yılları arasında rol oynadılar.

21’inci yüzyılın ilk yıllarından başlamak üzere Üçüncü Nesil İslamcılar ise yakın tarih sahnesine çıkmış bulunuyorlar. 


Anlaşılır olması bakımından her neslin diğeriyle ilişkisini ve kendi içindeki fikri ve politik konumunu ortaya koyabilmek için bazı kriterlere ihtiyacımız var.

Ben söz konusu kriterleri “referans çerçevesi; politik tema-yönelim; önderlik profili” şeklinde belirleyebileceğimizi düşünüyorum.

Buna göre:

1850-1924 yılları arasında rol oynamış bulunan birinci nesil İslamcıların referans çerçevesi “Kur’an ve Sünnet’e dönüş”tür.

Bununla bağlantılı olarak ilk nesil İslamcılar “içtihad kapısının açılması” ve “cihad ruhunun uyandırılması” hedeflerini öne çıkarıyorlardı.

Onların bakış açısından içinde bulunduğu zayıf durumdan kurtulması için Osmanlı devleti reform yapacaksa ulemanın Kur’an ve Sünnet’e dönüp “içtihat yapma” zarureti var.

İçtihat yapılmadığı zaman Batı’dan gelen reformlar olduğu gibi kabul edilecek, bu da laikliğe zihni ve hukuki müsait zemin hazırlayacaktır ki, aynen böyle olmuştur.

“Cihat ruhunun uyandırılması”ndan anladıkları şey ise sömürgeciliğe karşı fiili savaş ve sosyo-ekonomik kalkınma hamlesinin manevi motivasyonu idi.

1979 İran İslam Devrimi’nin ardından İmam Humeyni’nin önderliğinde kurulan Cihad-ı Sazendeki’nin ilham kaynağı buydu.


Birinci nesil İslamcıların politik tema ve yönelimleri “devletin kurtarılması” idi ki, söz konusu olan devlet kurucu ideolojisi ve meşruiyet çerçevesi İslam olan ve başında Müslümanların halifesi bulunan Osmanlı devleti idi. Osmanlı sonuç itibariyle Daru’l İslam’dı.

Devlet zaafa uğramıştı, onu Batı’yı olduğu gibi taklit ederek kurtarmak mümkün olamazdı, kurtuluş İslam’ın asli kaynaklarına dönmekte yatıyordu.


İlk nesil İslamcıların entelektüelleri, kanaat önderleri ve politik sözcüleri “ulema-aydın profili”ne sahipti.

Hemen hemen hepsi İslami ilimlere, İslam tefekkürüne ve İslam tarihine vâkıf kimselerdi.

Bunun yanında Batılı eğitimden geçmişlerdi. Her iki dünyayı az çok tanıyan bu insanlar hem Emevi-Abbasi uleması gibi kamusal alanda mücadele ediyor hem de Osmanlı resmi ulemasından farklı olarak “sivil karakterleri”ni koruyabiliyorlardı.

Bu, Osmanlı devlet yöneticileri ve resmi ulemasının–en belirgin olanı II. Abdülhamit idi- onlardan hazzetmiyordu.


İlk nesil İslamcılar Çanakkale Savaşı’nın mağduru oldular, onbinlerce İslamcı şehit oldu, 1925 Takrir-i Sükûn ve tek parti yönetiminde tasfiye edildiler. Söz konusu radikal tasfiyeden sonra İslamcılık 1950’ye kadar derin bir uykuya yatmış oldu; ulema ve fikri/entelektüel önderliği zayıf bir halk dindarlığı olarak kaldı.

“İkinci nesil İslamcıların referansı, modern ulus devlet, yönelimleri ise İslam devletiydi”

1950-2000 yılları arasında sahneye çıkan ikinci nesil İslamcıların referans çerçevesi “modern-ulus devlet” ve filtresiz modernleşme oldu.

İnsiyaki olarak meşruiyet krizini aşma kaygısıyla Batılı sosyo-politik yapıları İslamileştirme çabasına büyük önem verdiler.

Bu dönem İslamcılarının zihin evreninde bilgi, eğitim, toplumsal kurumlar, siyaset, devlet, iktidar ve ekonomik gündem esas itibarıyla Batılı karakterde teşekkül etti.

Ancak bu ya “İslami renge büründürüldü” ya da yan tarafa “icad edilmiş ahlaki-manevi/imani-metafizik özerk alanlar” ilave edildi.


İkinci nesil İslamcılarda ana politik tema ve yönelimi “İslam devleti ve İslam toplumu”dur.

Bu dönemde Türkiye, İran ve Afganistan’da totaliter-baskıcı rejimler İslam’a karşı tasfiye politikalarını “devlet merkezli” yürüttüler. Hukuk, eğitim, iktisadi eşitsizlik ve kültür en etkili enstrümanlar olarak kullanıldı.

Bu üç ülkenin dışındaki Arap ve İslam coğrafyası ise sömürgeciliğe karşı fiili mücadele vermekle meşguldü, sömürgecilikten kurtuluşun arkasından gelecek olan “yeni ulus devlet”ten de başkası olmayacaktı.

Bu zihni ve pratik konjonktürde hem hilafet ilga edilmiş hem baskı ve sömürgecilik altında inleyen Müslümanlar, ilk Hıristiyanların Roma’yı zihinlerinde yüceltip onu “Dini Vatikan’da tecessüm ettirmeleri” gibi, modern ulus devleti İslamileştirme sürecine girmişlerdir. 


Bu nesil İslamcılarının önder profili İslami ilimlerden habersiz, İslam tefekkürünü bilmeyen, İslam tarihiyle teması zayıf; ancak Batılı eğitimden geçmiş bilim adamı, mühendis, doktor, hukukçu, edebiyatçı, şair, gazeteci gibi mesleklerden gelme “aydınlar, akademisyenler ve modern iktidarı hedeflemiş siyasetçiler”dir.

Bu arada şairler ve deneme yazarları, cemaatlerin ve tarikatların hocaları/vaizleri, İslamcılığı, dini hayatı duygu yüklü bir hitabet sanatına çevirdiler.    

        
“Üçüncü nesil İslamcılar, referans ve ideallerine sadakat göstermekle beraber değişime açıktılar”

Türkiye ve İran’da üçüncü nesil İslamcıların dönemi ise 21’inci yüzyılın ilk yıllarında başlar.

Sembolik tarih 1997’dir. Bu tarihte Türkiye’de 28 Şubat postmodern darbe, İran’da çapraz olarak Muhammed Hatemi Cumhurbaşkanı oldu.

Mısır’da üçüncü neslin sahneye çıkışı Tahrir Meydanı’dır. Modern tarihte Türkiye, İran ve Mısır arasındaki ana kırılmalar birkaç sene ara ile ama zamansal olarak paralel vuku bulur.


“Referans çerçevesi, parametreler ve ana idealler” sabit olmak kaydıyla İslamcı yürüyüşte tarihsel ve toplumsal durumlara paralel değişimlerin yaşanması doğaldır, hatta olması gerekendir.

Eğer bir hareket tarih içinde kendi kaynaklarına ve hedefine sadakat gösterip akıyorsa, kendi asli mecrasını, yani geleneğini koruyup değişiyor demektir.

İslamcılığın tarihinde ikinci nesilden üçüncüsüne geçişin, kendi geleneği içinde kaynaklara ve hedefe tam sadakati gösterip göstermediği sorulmaya değer.


İkinci nesil İslamcılar, kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutabilselerdi şu zaaf noktalarının üçüncü nesle miras olarak devredilmemesi gerektiğini de tespit edebilirlerdi:

1) İkinci nesil İslamcılar, birinci nesilden “gelenek düşmanlığı”nı kötü bir miras olarak devralmışlardı. Kendini tarih içinde köklerine bağlı kalarak üreten ve sürdüren “ümmetin örfü ve sahih gelenek” ile “gelenekçilik ve bunun ürünü entegrizm” arasında gerekli ayırımı yapmadılar.

Bu onları tarihte birer bid’at hareketler şeklinde algılanmalarına, zaman zaman da “radikalizm”e sürüklenmelerine yol açtı. Batı modernizmi oryantalist ve hegemonik varlığını “gelenek düşmanlığı” üzerinden yürütür ki, bunun en erken İslamcıların farkında olması beklenirdi.

Halen tarihselciler ve modernist rasyonalistler “Sünniliğe ve Şeriat’e karşı” başlattıkları mücadelede bu gelenek düşmanlığının etkisindedirler.


2) İslamiyet’i aşırı bir biçimde politize ettiler; tarihte iyi kötü kurulmuş bulunan “sivil İslam-resmi İslam” arasındaki dengeyi kendi faaliyet gösterdikleri coğrafyalarda gösteremediler.

Aşırı politize durum, fikri-entelektüel ve sosyal-sivil İslam’ı, kendi hegemonyası altına aldı, kendine benzetti, içini boşaltıp politik toplumun hizmetine sundu.


“Politik İslamcılık, dinin; manevî, irfani ve ahlaki boyutuna bigâne kaldı”

3) Söylemi ve retoriği aşırı biçimde politize edilmiş İslamcılık, tasavvufa, dinin manevî, irfani ve ahlaki boyutuna, kelama ve felsefeye bigâne kaldı, hatta ıslah yoluna gidileceğine husumet beslendi.

Bu yüzden Aydınlanma felsefesine yeterli düzeyde entelektüel, felsefî ve fikrî cevap verilemedi. Politik öncelik her şeyin önüne geçti, bu da derinliksiz, kültürel bakımdan yoksun siyaset biçimlerini ve siyasetçileri öne çıkardı.


4) Tanzimat ve Türk modernleşmesinin derin etkisinde İslamcı söylem de, genellikle şair, hikâyeci ve edebiyatçıların inhisarında kaldı.

Oysa Abbasi modelinde; sanat, edebiyat ve şiirin felsefe, bilgi ve hikmet havzalarıyla kurulan temasta ve sağlanan alışverişte sıfır etkisi söz konusudur.

Bugün de özellikle Türkiye İslamcılığının en büyük handikabı ve zaafı hâlâ şairlerin, öykücü ve edebiyatçıların blokajı altında olup kelami ve usuli temeli olmayan, gerçek entelektüellerden ve âlimlerden yoksun oluşudur.

Türkiye Müslümanlığı duyguya hitap eden retorik Müslümanlığından bir türlü kurtulamıyor; fikir ve bilgiye gerekli ilgiyi gösteremiyor.

Söz konusu konularda gerekli kritiği yap(a)mayan İslamcılar, bir anda önlerine çıkan iktidar fırsatıyla karşılaştılar.

Bu, onların iktidara olan aşırı talepkârlığı dolayısıyla iktidarın modern, eşitliksiz yapısını sorgulamadan kabullenmelerine yol açtı. 


“Üçüncü nesil İslamcılar; siyaset ve iktidarı doğru analiz etselerdi, adalet, ahlak, hukuk ve ihtiram eksenli bir Medine kurabilirlerdi”

İktidarı altın tepsi içinde getiren unsur dindar çevrelerin, halkın yüz senedir çektiği sıkıntılar, adalet ve hukuka, adil gelir bölüşümüne, yaptıkları vurgu idi.

Ama bunun kadar önemli unsur, merkez sağ ve merkez sol partilerin çevrede birikmiş beşeri muazzam enerjiyi doğru algılamakta ve anlamakta içine düştükleri zaaftı.

Çevrenin beşeri enerjisi merkezi tarumar edecek kadar güçlüydü, ancak bu enerjiyi İslamcılık yönlendiremedi, bedevi karakteri baskın çıkıp kentin yağmalanmasına dönüştü.

Eğer Üçüncü Nesil İslamcılar devlet, siyaset ve iktidar üzerinde kelami ve fıkhi doğru analizler yapabilselerdi, bedevi karakter yerini adil, ahlaki formasyonu yüksek, hukuku yücelten ve ihtiramı öne çıkaran medeni bir sosyo-politik düzen (Medine) kurulabilir ve bu hem İslam dünyası için bir örnek hem küresel düzeyde liberalizmin yol açtığı sorunların aşılmasında bir ilham kaynağı olabilirdi.

Bu olmadı, bunu başaramadık. Bedevi periferinin enerjisi hem içerde hem dışarıda infilak etti. Bölgede ilk ceremesini bize büyük sevgi ve umut besleyen Suriye halkı çekti.

“Bizi Anadolu’ya hapsetmek istiyorlar, biz olmadan bölgede yaprak kımıldayamaz, Araplar bizi bekliyor, kişi düştüğü yerden ayağa kalkar, gönül coğrafyamız, biz kabile değiliz devlet geleneğimiz var” vb. retorikleri hatırlayalım.

Böylelikle:

a) İslamcılık modernliğe sahici bir cevap geliştiremedi; “birey, sekülerlik ve ulus devlet” parametrelerini veri kabul edip muhafazakârlaştırmakla yetindi.

İslamcıların, iktidarla beraber devletçi ve milliyetçi, reel politikçi, kimi zaman küresel ittifakçı, kimi zaman bölge üzerinde hegemonyacı kesilmelerinin gerisinde böylesine zihnî bir zaaf yatmaktadır.


b) Bununla bağlantılı olarak Kur’an ve Sünnet’e dönüş ideali gündemden düşürüldü; içtihat kapısına uğranılmadan liberal politikalar benimsendi; kötü ve sahte örneklerin de etkisiyle cihad neredeyse “şiddet ve terör” addedilip unutturuldu. 


c) İnsan-aile, cemaat-toplum ilişkileri ve sosyo-politik kurumlar İslamî çerçevede yeniden ve fakat yanlış olarak tanımlandı.

    
“Gezegen ölçeğinde işler yolunda değilse, bu batı aydınlanmasının iç enerjisini tüketmesiyle ilgili”

– Türkiye’deki İslamcı hareketi; Mısır, İran, Tunus ve Malezya İslamcı hareketi ile mukayese etmek gerekirse; retorik, metodik, politik ve sosyolojik olarak ayrışan ve benzeşen yönleri neler acaba?

İslamcı hareketlerin altı havzasından söz edilebilir: Arap âlemi, Türkiye, İran, Hind Yarımkıtası, Malezya-Endonezya ve Batı dünyası (ABD-Avrupa). Her bir havzanın kendine özgü bir üslubundan söz etmek mümkün; lakin hem avantajlar ve sıhhat olmaklık, hem de dezavantajlar ve zaaflar bakımından neredeyse ortak özelliklerinden bahsedebiliriz.

İslamcı hareketler yeterince farkında oldukları zaman avantajları için şunlar söylenebilir; Kur’an ve Sünnet’i eksen almaları, tarihi tecrübemizi kritik etmenin gerekliliğine inanmaları ve ağırlıklı olarak Batı modernitesi karşısında hem direniş hem diriliş performansı göstermeleridir.

Eğer gezegen ölçeğinde işler yolunda gitmiyorsa, bu, tabii ki batı Aydınlanmasının iç enerjisini tüketmesiyle ilgilidir.

Modern dünyanın askeri, politik, teknolojik ve ekonomik üstünlüğü tartışılmaz, buna dayalı kültürel hegemonyadan da söz edilebilir ama hegemonyayı yani kültürü genel geçer akçe kılan tahakkümdür.

Benim kriterim şudur: Bir havzada filozof-entelektüel yetişmiyorsa o havza zihinsel enerjisini tüketmiş, ruh-heyecan ve akıl çağından kalma sermayeyi tüketmeye başlamış demektir. Batı modernitesi filozof yetiştiremiyor.

İslam dünyası büyük bir sancı yaşıyor. 7-8 alanda süren çatışmalar bir doğumun belirtileridir. Kurun-u vusta perspektifinden baktığımızda Hikmet’in ana yurdu Mezopotamya’dan Mısır’a ve oradan İtamya ve Yunan’a geçti.

8’inci yüzyıldan başlayarak tekrar anayurduna geldi, ardından kısa sürede Sicilya ve İspanya üzerinden Batı’ya geçti. Batı’daki işini tamamladı, şimdi bir kere daha ana yurduna dönme aşamasına girmiş bulunuyor. Hikmeti kelami/felsefi ve fıkhi entelektüel derinliği olan İslamcılık diriltecek, yeşertecektir.

“İslam Düşüncesinde Din/Felsefe Vahiy/Akıl İlişkisi” kitabını yazmamın iki sebebi vardı: Biri İslam düşüncesinde iman ile akıl arasında bir çatışmanın mevcut bulunmadığını, diğeri yeni bir kelami/felsefi paradigmanın hikmetin ilk anayurdu Mezopotamya, yani İslam dünyasında neşvünema bulacağını anlatmaktı.

Yüce Allah “günleri insanlar arasında döndürür dolaştırır.” Hikmet Kurun-u vustada İbrahim aleyhisselamın tevhid diliyle formüle edilmişti; Kurun-u uhra’da hikmeti gündönümünün ikindi vakti Peygamberi (Nebiyyü’l asr) tarafından diriltildi.

Kelam, felsefe, fıkıh, tefsir ve Kur’an tefekkürünün tarihsel rolünü oynamasının yegane yolu otokrat rejimlerin değişmesinden, diktatörlüklerin sona ermesinden geçer. 


“Tıkanan felsefiyi canlandırmanın yolu; Pisagor ve el-Kindi’nin yaptığı gibi felsefeyi çıkış noktasına yani hikmete irca etmektir”

– “İslam Düşüncesinde Din/Felsefe Vahiy/Akıl İlişkisi” kitabınızı 90’ların sonunda şimdilerde Gelecek Partisi’nde siyaset yapan bir İslamcı hediye ettiğinde, heyecan duymuştum. İslam felsefesiyle daha bir haşır-neşir olmamı sağlamıştı bu kitabınız. Sizi İslam Felsefesiyle ilgilenmeye iten saik neydi?

Müslüman filozoflar felsefe tarihine muazzam katkılarda bulundular. Batılılar Müslüman Meşşaileri Yunan ile Avrupa arasında bir tür aracılar-postacılar gibi görüyor.

Bertrand Russel, üç ciltlik Felsefe Tarihi kitabında İslam felsefesine birkaç sahifelik yer veriyor. Oysa bu öyle değil.

Müslüman filozoflar, Yunan felsefesinde yer almayan Vahiy ve Nübüvvet konusunu dâhil ettiler ve esasında kadim vahiy öğretilerinden beslenen Yunan filozoflarının hikmet merkezli felsefe geliştirdiklerini ortaya koymaya çalıştılar.

Antikçağ Yunan filozoflarından Pisagor, Parmanides ve Sokrat gayet sarahatle tabiat ötesi âlemden ve varlıklardan vahiy aldıklarını söylemektedirler.

Tanrılar, ne oldukları pek bilinemeyen Titanları evrenden kovmuşlardı. Doğu-Mezopotamya hikmetinden ilham alan Yunan filozofları Tanrıları evrenden kovdular, akla itibar kazandırdılar.


Ancak Meşşai felsefe, Gazali’nin şiddetli eleştirileri karşısında dayanamadı. Gazali, eleştirilerinde haklıydı lakin Meşşaileri üç konuda tekfir etmekle çok yanlış yaptı, Selçuklu Hanedanının ve Nizamülmülk’ün politik kaygıları doğrultusunda davrandı.

Farabi ve İbn Sina sadece Müslümanların değil, dünya tarihinin en büyük filozofları arasında yer almayı hak etmektedirler. Ancak Gazali’ye bu iki filozoftan çok El Kindi güçlü mukavemet gösterebilirdi.

El Kindi, ilk Müslüman filozoftur ve Kur’an öğretisi doğrultusunda yeni bir felsefi çığır açabilecek genişlikte bir birikime ve zenginliğe sahiptir. Gazali karşısına bir Kindi çıkmadı.

Kişisel olarak ben Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd’e büyük saygı duyarım ama kendimi daha çok Kindi’ye yakın hissederim. Bugün yapmamız gereken Pisagor ve Kindi’nin yaptığı gibi felsefeyi asıl çıkış noktasına, yani hikmete irca ederek yeniden diriltmek olmalıdır.

Meşşaileri, Eş’ari ve Maturidi ile Mutezile’yi, İbn Arabi ve Gazali’yi yeni bir okumaya tabi tutmalıyız.

Bunu başarabilirsek, bir yandan düşünce tarihimizi vahiy-akıl ve fıtrat temelinde kritik edebileceğiz, diğer yandan dünyada büyük tıkanma yaşayan entelektüel/felsefi hayatın yeniden canlanmasına katkı sağlayabileceğiz.


“Arap âlemindeki istibdat rejimleri,  batının desteğiyle, İslamcıların adil bir siyasi tecrübe koymalarına izin vermiyorlar”

– Felsefeye dair bu esaslı önermenizden sonra tekrar İslamcı akımların günümüz durumuna dönecek olursak; Türkiye, Mısır, İran ve Tunus’taki İslamcı tecrübenin akamete uğramasının sebebi nedir?

Arap âleminde İslamcılığın siyasi boyutu zayıftır, istibdat rejimleri batıdan destek alarak İslamcıların ciddi ve adil bir siyasi tecrübe koymalarına izin vermiyorlar.

Cezayir’de FİS ikinci tur seçimleri kazanacakken AB’nin desteğiyle askeri darbe ile engellendi. RP yine gayri tabii yollarla (28 Şubat) meşru ve iyi kötü giden bir iktidardan düşürüldü.

Mısır’da İhvan daha Bismillah dememişti ki, kanlı bir darbe ile altüst edildi. Tunus’ta Nahda’ya Batı kuşkuyla bakıyor, bir kaç ay önceki darbeyi yine sessizce geçiştirdi.

Siyasi gücün sahnedeki yerini hiç terk etmeyen havza İran’dır. 40 küsur senedir devrimi yapanlar duruma vaziyet ediyorlar. Orada da ciddi problemler var, bunları görmezlikten gelemeyiz.

Türkiye İslamcılığı sosyal, siyasi ve entelektüel düzeyde diğer havzalardan daha avantajlı durumdaydı.

Bu avantajını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, her zaman toparlanmak mümkün.

Şu anda üzerinde imali fikr etmemiz gereken dört örnek olay var: Türkiye, Mısır, İran ve Afganistan!


“İslamcılık ölmemiştir, ölmez. Çünkü referansı ebedi ve evrensel ruhtan neş’et eder”

– 90’larda Olivier Roy’un “Siyasal İslam’ın İflası” sonrasında 2000’lerde Mümtaz’er Türköne’nin başlattığı “İslamcılık Öldü mü?” tartışmalarının olduğu dönemlerde meseleyi ele alan yazılarınız olmuştu. Aynı söylem DAEŞ, El-Kaide, Taliban vb gibi Radikal İslamcı hareketlerin söylem ve uygulamalarından yola çıkılarak günümüzde de “İslamcılık projesi çöktü” şeklinde kestirmece ve kurgusal makro anlatılar sözkonusu. Fikri ve siyasi hareket olan İslamcılık sizce biter mi? Çöker mi? İflas eder mi? Burada tespit mi var yoksa temenni mi?

Benim katıldığım İslamcılık tartışmalarının tümünde öne sürdüğüm tez şu olmuştur: İslamcılık ölmemiştir, ölmez.

Çünkü referansı ebedi ve evrensel ruhtan neş’et eder. Yani Kur’an ve sahih sünnet! Mümtaz’er Türköne ile 2012 ve 2015’lerde yaptığımız tartışma bu minval üzere yürümüştü.

Lakin o günlerde iktidar etrafında kenetlenenler benim neden o zeminde tartışmaya katılıyorum diye büyük saldırılar yaptılar. Oysa tartışma Zaman gazetesinde yürüyordu lakin Gülen cemaati ısrarla İslamcılığın öldüğünü yaymaya çalışırken ben tam aksine ve ısrarla İslamcılığın Müslüman dünyaya hayat verecek yegâne iksir olduğunu savunuyordum, hala aynı kanaatteyim. 


Olivier Roy, “böyle olacak” demiyordu “böyle olmalı” diye hedef belirliyordu. Büyük ölçüde dediği oldu, ben onunla bu konuyu bir sempozyumda tartıştım. İslam, ceza hukukundan ibaret değildir.

Ceza hukuku kamu hukukunun bir dalıdır ve Müslümanların tarihte kamu hukukları olmamıştır. İslam fıkhı, kamu hukukunun anayasa ve idare hukuku açısından son derece fakirdir, gelişme göstermemiştir, Tarihte gelişen ceza, vergi ve devletlerarası hukuk, o günün halife ve sultanlarına meşruiyetler, çıkış yolları tedarik ediyordu. Bu fıkıh bugüne ise bir şey söylemiyor.


“Üçüncü nesil İslamcılar, devlete sarıldılar kurtarıcı Mesih buymuş gibi, sonuç Abdülhamit modeline rücu etmek oldu”

Benim tezim şudur: Üçüncü Nesil İslamcılar, devletin, iktidar ve siyasetin yeni bir analizini, kritiğini yapacakları umudundaydım İlk Nesil İslamcılar devleti kurtarmak istiyorlardı, İslam’la devletin ıslah olabileceğini düşünüyorlardı; İkinci Nesil İslamcılar yepyeni bir İslam devleti tasarlıyorlardı. Şu var ki, tarihi bizler yazmıyoruz, modern zamanların postmodern zamanlara evrilmesiyle küresel düzeyde yepyeni bir durum ortaya çıktı. Buna modernlik bağlamında modern durum diyebiliriz.

Bu konuyu “Din ve Modernizm” adlı kitabımda ele aldım. Bu aşamada Üçüncü Nesil İslamcılar iktidarı, devleti, siyaseti, toplumsal örgütlenmeyi yeniden kritik edip yeni modeller üzerinde imali fikr edeceklerken, İkinci Nesil İslamcıların tutku derecesinde arzu ettikleri devlete sarıldılar, sanki devlet, Müslümanların kurtarıcı mesihi, zuhur edecek olan mehdisiydi; büyük mücadelelerden sonra iktidar oldular ve fakat arkaik Abdülhamit modeline rücu ettiler.

Bu kırılma Olivier Roy’u haklı çıkardı. Bunda en büyük rol yetersiz İslamcı dindar siyasetçiler ve elbette politik toplumun memuru olmaya razı dünün İslamcı aydınları ile başlangıçta kendi yağıyla kavuruluyorken yerel ve merkezi iktidara kolayca eklemlenen cemaat ve tarikatlara aittir.

https://www.indyturk.com/node/425001/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/ali-bula%C3%A7-i%CC%87slamc%C4%B1l%C4%B1k-modern-men%C5%9Feli-s%C3%B6ylem-ve-sistemlerin-teyidi

Ali Bulaç: Hem İslam dünyası hem de küresel düzeyde, İslam’dan başka çıkış yolu görmüyorum (2)

Naman Bakaç’ın Ali Bulaç ile yaptığı röportajın ikinci kısmı

İlk bölümü dün yayımladığımız Ali Bulaç röportajının ikinci ve son bölümünü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

Ali Bulaç ile kuşkusuz güncel siyasal meselelerden tutun ekonomik ve kültür dünyasına değin birçok aktüel tartışmalara ya da Yeni Şafak ve Zaman gazetesinde yazdığı dönemdeki düşünsel yazılarından şu anda yargılaması devam eden davasına kadar birçok başlığa yer vermedik.

Çünkü tematik bir röportaj olmasına özen gösterdik.

İslamcılık akımı veya İslami hareket üzerine olan bu röportajımızda Bulaç’la; düşünsel ve siyasal duruşunu, İslamcılık akımının doğuşunu, İslamcılığın temel aktörlerini, retoriğini, referans kaynaklarını, zaaflarını, imkânlarını, liberalizm ve sosyalizmle olan ilişkisini, Türkiye-İran-Mısır ve Hind Alt kıtasındaki İslamcı hareketleri, İslamcılığın Kürt Sorununa bakışını, Batı aydınlanması ve düşüncesine yönelik bakışı, İslam-Demokrasi ilişkisini, hala neden İslamcılığı savunduğunu ve son olarak “İslamcılığın öldüğü”; “Siyasal İslam’n İflası” ya da “Siyasal İslam’ın çöktüğü” tartışmalarına yönelik bakışını içeren uzunca ama oldukça kavramsal, tarihsel, düşünsel ve katmanlı bir yolculuğa çıktık.


“Muhafazakâr aydınlarımız 18’inci yüzyıl akılcılığı ve 19’uncu yüzyıl pozitivizmiyle, Sünni paradigmanın iflas ettiğini söylüyorlar”

– İslami düşüncenin kriz içinde olduğu, modern(ist) ve postmodern(ist) düşünce karşısında cılız kaldığı ya da üretemediği vb argümanlar, İslamcı ve Müslüman simalar tarafından tartışılıyor. İlginçtir Batı’da ise; Immanuel Wallerstein, Jean Baudrillard, John Esposito hatta Jürgen Habermas gibi isimler ise Batı’nın tıkanıp, modernizmi sorgular oldukları böylesi bir dönemde, İslam’ın dünya sistemine ruh katabileceği veya imkânları konuşuluyor olmasını neyle izah etmek gerekir sizce?

Önce bir yanlışı düzeltmek lazım. Kriz içinde olan İslam değil, Müslümanlardır. İslam’ın krizi dediğimiz zaman edebi bir cümle kullanmış oluyoruz, bunun ise bir gerçeklik değeri yok. Elbette İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişki birbirlerinden büsbütün kopuk değildir. Bakış açısına göre İslam Müslümanların hem aynıdır hem gayrıdır; ama ne aynıdır ne de gayrıdır.

Batı’da sözünü ettiğiniz düşünce adamları, tecrübe etmekte oldukları beşeri bir havzanın içinden kendilerine ve dünyaya bakıyorlar. Almanların ünlü filozofunun Batı’nın dünyaya sekülerlikten ve sekülerliğin nihilizminden başka bir ihraç ürünü kalmadığını söylemesi önemli değil mi?

Keza yakınlarda vefat eden Wallerstein, liberal kapitalizmin nasıl bir “dünya sistemi” haline gelip derin ve ikiyüzlü, ahlaksız eşitsizliklerin sebebi olduğunu açıklıkla ortaya koymadı mı?

Bizim pozitivist Aydınlanmacılarımız gibi, dindar-muhafazakâr aydınlarımız da hala 18’inci yüzyıl akılcılığı ve 19’uncu yüzyıl pozitivizminden bakıp Sünni paradigmanın iflas ettiğini söylüyorlar.

Tabii ki Sünniliğin ve Şiiliğin çok sayıda sorunu var, temel varsayımlarıyla yeni bir dünya kurulamaz, bu da doğru; ama onların krizde olduğunu söyledikleri Sünnilik veya Şiilik’i bahane ederek kastettikleri İslam’dır.

Peki, ben bu geç kalmış dindar-muhafazakâr Aydınlanmacılara soruyorum: 

a- Sizin referans aldığınız, idealiniz olan bugünkü modern ve postmodern dünyadan başka bir şey mi? Öyle ise eğer, yukarıda isimlerini saydığınız filozofların eleştirilerinin bir anlamı, değeri yok mu? Kertenkele deliğine girdiler diye biz de batılıların kertenkele deliğine mi girelim?  b- Sünni ve Şii doktrinleri eleştirmek hem hakkınız hem göreviniz ki ben de eleştiriyorum. Peki, eleştirirken hangi usulü kullanıyorsunuz? Neye göre eleştiriyorsunuz? Tarihte Müslümanların geliştirdiği düşünme usulü, fıkıh usulü bütün imkânlarını kullandı da, tükendi mi?

b- Sünni ve Şii doktrinleri eleştirmek hem hakkınız hem göreviniz ki ben de eleştiriyorum. Peki, eleştirirken hangi usulü kullanıyorsunuz? Neye göre eleştiriyorsunuz? Tarihte Müslümanların geliştirdiği düşünme usulü, fıkıh usulü bütün imkânlarını kullandı da, tükendi mi?

“Liberallerin, ‘Batı haklar ve özgürlükleri formüle etti, paket halinde uygulayalım’ yaklaşımları, tipik bir Kemalist konformizmdir”

Bu zatların eleştiri ve itirazları sadece zihinsel bir konformizmdir. 2000’lerde Türkiyeli liberallerle tartışırdık. Onlar derlerdi ki, “Haklar ve özgürlükler konusunda yeni araştırmalar yapmaya gerek yok. Batı yeterince araştırdı, düşündü ve formüle etti. Paket halinde alıp uygulayalım.”

Bu tipik bir Kemalist konformizmdir. Oranın mutfağında pişti, sen servisi yap otur ye!

Eyvallah, Batı’nın geldiği nokta küçümsenemez, büyük ve değerli bir beşeri tecrübedir, bundan azami derecede istifade edeceğiz. Ama o mutfakta ya bazı yemeklerde likör ve domuz eti kullanılmışsa sen alıp yiyecek misin?

Senin hiç mi değerler sistemin, hassasiyetlerin, kırmızı çizgilerin yok? Hem Batı’dan olduğu gibi ithal ve iktibas ayıp değil mi? Sen hiç mi katkı yapamazsın?

Batı kendini acımasızca eleştiriyor, senin ithal ve iktibasların bu eleştirileri görmezlikten geliyor, mevcut bu durum maalesef gelinen noktanın çok gerisinde kalıyor.

Dikkat edin, İslamcılığın öldüğünü, Sünnilik ve Şiilik üzerinden aslında İslamiyet’i marjinalleştirmek, özelleştirmek ve izafileştirmek isteyenlerin, gidip kendilerine seçtikleri “yeni yerleri”laiklik, ulus devlet, Kemalizm veya iki buçuk milyar insanı canından bezdiren Sosyalizm-Marx süblimasyonudur.


“Demokrasi siyasal çoğulculuğa açık ama sosyo kültürel çoğulculuğa kapalı”

– İslami düşüncenin modern düşünceyle kurduğu analojik perspektife dair olumlu ve olumsuz bakışlar var bildiğiniz gibi. Şûra-demokrasi ikilisi, özgürlük-hürriyet ya da özetle “Batı’da olan şey, bizde de var” yaklaşımı. Şûradan demokrasiye giden bir hat var mıdır, yok mudur? Ya da bu analojik bakışa dair yaklaşımınız nedir?

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan İslamcılığın usule ve kurucu bilgiye göre üç zaafı vardı: Kartezyendi, ilerlemeciydi ve analojiler yapıyordu. Ben o neslin İslamcılarını mazur görüyorum, çünkü henüz Batılı tecrübe bugünkü merhalesine gelmiş değildi.

Akılcılık ve pozitivizm, bilimcilik zirve yapmıştı. Ama Kartezyen felsefe ve ilerlemenin beşeriyetin getirdiği nokta ortada. Dünya nüfusunun yüzde 20’si belki maddi refah içinde, yüzde 80’i sadece yoksul değil, aynı zamanda acılar içinde kıvranıyor. Sorunuzda değindiğiniz “şûra-demokrasi ilişkisi” de bu yönde. Şûra bütünüyle demokratik rejimin temeli değildir. Şûra ve istişare siyasal sistemin, yönetimin temelidir. Ama demokrasi bambaşka bir şey. Ben “Din ve Siyaset” adlı kitabımda bu konuyu uzun uzadıya tahlil etmeye çalıştım.

Batı demokrasi ile beşeriyetin siyasi tarihine, büyük katkılar sağladı. Bunu görmezlikten gelmek yanlıştır. İlkin iktidarı seçimle, belli periyodlarla ve şiddet kullanılmadan el değiştirmesi teamülünü getirdi. Bizim dört halifemizin ikisi suikastla, biri ihtilalle öldürüldü.

Tarih boyunca bizde yönetimi belirleyen yegâne faktör kılıcın gücüdür. Batı kuvvetler ayrılığı prensibini getirdi. Hukukun üstünlüğü ilkesini sistemin temeli yaptı; ifade özgürlüğü ve muhalefet hakkını yasal teminat altına aldı. Müslümanlar bunları başaramadılar.

Amerika’da allame-i cihan olsan iki dönem seçilirsin; bizde biri başa geçti mi kayd-ı hayatla gelir, ölünceye veya ona karşı darbe yapılıncaya kadar gitmez. Yukarıda saymaya çalıştığım demokrasinin artıları.


Demokrasi siyasal çoğulculuğa açık ama sosyo kültürel çoğulculuğa kapalı. Yasa yapılırken sonuç itibariyle çoğunluğun oyunun esas alınması, söz konusu çoğulculuğa imkân vermiyor, monolotik bir sistemin çoğunlukçu karakterine dönüşüyor.

Çoğunluğun desteğiyle iktidar olanların dışındakiler, muhalefette kalıyor ve iktidar umuduyla dört veya beş sene beklemeye giriyorlar. Bazıları ise kıyamete kadar iktidar şansına sahip olamıyorlar bile.

Ben bir ülkede veya toplumda var olan bütün sosyolojilerin kuracakları ortak bir hükümet sisteminin, demokrasinin sağlamakta yetersiz kaldığı çoğunlukçu tahakküm ve gelir adaletsizliğine çözüm olacağını düşünüyorum. Bu konuyu en geniş çerçevede “Medine Sözleşmesi” adlı kitabımda ‘Toplumsal Sözleşme’ bölümünde ele aldım.

Söz konusu ihtirazı kayıtları koyarken, yapacağımız eleştirilerimizin demokrasinin bugün geldiği noktanın gerisinde olmamasına ve demokrasi eleştirisinin bölgedeki diktatörlüklere, monarşilere ve otokrat yönetimlere cevaz teşkil etmemesine dikkat etmeliyiz.

Demokrasiyi eleştireceksek, önerilerimizin onun gerisinde değil, ilerisinde olması lazım, yoksa tabii ki demokrasi insanın siyasi hayatında önemli kazanımlar sağladı.
 

“Cehd tefekkürün, içtihad fıkhın, mücahede nefisle mücadelenin, cihat ise dinin temelidir”

– İslam düşüncesinde bildiğiniz gibi tartışılan birçok başlık var. Bunlardan biri de cihat-içtihad başlığı. İslamcı hareketler cihadı değil de İçtihadı daha önceleyen bir paradigmaya sahip olsalardı, İslam dünyasında sosyoekonomik tablodan tutun kültür ve sanata kadar birçok alanın başka bir çehreye bürüneceğine dair okumalar var. Siz bu okumayı haklı buluyor musunuz? Yoksa cihadı öncelemek, tarihsel ve toplumsal şartların bir sonucu olduğu için kaçınılmaz mıydı?

Dört önemli terim birbirleriyle ilgilidir; bunlar: cehd, içtihad, mücahede ve cihat. 

Cehd daha çok tefekkürle ilgili yoğun çabadır ki, felsefe ve kelam ancak bu yoğun çaba sayesinde gelişir. Bu yönde iyi örneklere sahip olduğumuz gibi kötü örneklere de sahibiz. Kelam, İslam inancını harici inançlara ve doktrinlere karşı akli temelde savunma gayreti sonucu ortaya çıktı.

Felsefe ile zihinsel bağı var, ama felsefe 12’nc, yüzyıldan başlamak üzere gerileyince Kelam da geriledi. Fatih Sultan Mehmet’in felsefi tartışmaları itibarsızlaştırması tefekkür hayatının yoksullaşmasına, ilerleyen yüzyıllarda tabiat ilimlerinin medreselerdeki müfredattaki saatlerinin azalmasına yol açtı.

Sonraları ortaya çıkan selefi akımlar sadece felsefeyi değil, Kelamı da yargıladılar, okutulmasına cevaz vermediler. Halen bazı Arap ülkelerinin ders programlarında Kelam müfredatta yer almaz. Bu zihinsel cehdin zayıflamasının sebeplerinden biridir.


İçtihad fıkhın temelidir. Emevilerden başlamak üzere Abbasiler zamanında zirve yaptı, muazzam fıkıh/hukuk okulları oluştu. Belki de tarihin en büyük hukukçuları ortaya çıktı. Emeviler kader inancını empoze ediyorlardı ama resmi ideoloji ilan edip herkesi buna inanmaya mecbur etmiyorlardı.

Kısaca Emeviler, Abbasilere ve bugünkü İslam ülkelerindeki yönetimlere göre daha ‘özgürlükçü’ idi. Muaviye “Benim hilafetime karışmayın, nasıl inanırsanız inanın” derdi. Diğer taraftan, Emeviler tabii ki uydurma hadisler üreterek kaderciliği yayıyordu. Kötü dönem Abbasilerle başladı.

Halife Me’mun. Halk-ı Kur’an konusunu bahane edip resmi mezhep/görüş ilan etti, buna inanmayanları zindanlara attı. Sonraki Abbasi halifeleri bununla da yetinmedi, 500 civarında faaliyet gösteren fıkıh mezhepleri ve imamlarının kendi iktidarları için tehdit oluşturduklarını düşünerek “içtihad kapısının kapandığı”nı ilan ettiler.

Onlara göre artık Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve Ahmed ibn Hanbel’den daha yetkin müçtehid gelmeyecek, yeni içtihadlar yapmak da sapıklıktır. İktidarlar bir yandan mezhep imamlarını yüceltirken, öte yandan fıkhı ve içtihad kurumunu itibarsızlaştırıyorlardı.

Bunun iki yıkıcı sonucu oldu: Biri mezhepler etrafında fırkalaşma belirginleşti ve iktidarla ilişkisi iyi olan fırka kendini resmi mezhep ilan etti; diğeri büyük müçtehitler içtihad yaparken, nassları referans alıyorlarken, mezhep bilginleri bu sefer nass yerine mensup oldukları mezhep imamlarının içtihatlarını referans almaya başladılar. O gün bugün fıkıh döndü, taşlaştı, iş ve işlev göremez hale geldi.


“Cihat İslam’ın temelidir, ama tarihte fetihçi/ganimetçi bir motivasyona dönüştü”

Mücahede ise tasavvuf alanında kişinin kendi nefsiyle mücadelesinin ismidir. Değerli ve gerekli bir çabadır, ama özellikle Bağdat merkezli zühd ve takvaya dayalı tasavvufun yerini, Horasan merkezli mistik ve mitolojik tasavvuf akımları ve tarikatlarının yer alması sonucu mücahede fenafillah, dünyadan kopma, bencil bireyselleşme ve kurtuluşçu karaktere büründü.


Cihat İslam dininin temelidir, ama tarihte fetihçi/ganimetçi halife, sultan ve padişahların savaşta kullandıkları motivasyona dönüştü. Tarihteki fetihlerin kahir ekseriyeti ganimet ve hükümranlık amaçlı olup, İslam’ın konuyla ilgili hükümlerinin hakiki maksadı açısından meşruiyetleri şüphelidirler.

Cihatın nasıl manipüle edildiğini gören Ömer bin Abdülaziz, fetihlere son vermiş, Azerbaycan’ı ve Ermenistan’ı fethe (talana) giden orduları geri çekmişti. Ancak 19’uncu yüzyılda sömürgeciliğe karşı mücadele cihatla yapıldı, bu çok değerliydi, bu akıma sufi akımlar da katıldı ve Müslümanlar topraklarını emperyalist işgalcilerden cihat sayesinde kurtardılar. En geniş anlamında cihatı, cehd, içtihad ve mücahede olarak anlamak gerekirse, İslam iman ve cihat dinidir. Cihat Müslümanın dinamizmi, hareket halindeki ruhudur. 

“Şii türbelerini, Sünni mescitlerini havaya uçurmak cihat değildir”

20 yüzyılda konan cihat örneklerinde ciddi problemler var. Müslümanlar; İçtihadın ve Kelamın cehdini, fıkhın içtihadını, tasavvufun ve irfanın mücahedesini bir kenara atıp salt savaşa ve darbeciliğe indirgediler. Cihat kavramını iki şey zedeledi:

İlki cihatın darbecilik, terör ve şiddetle aynı şey anlaşılması, diğeri Müslümanların birbirlerine karşı yürüttükleri utanç verici saldırı ve katliam girişimlerine de ‘cihat’ demeleri. Bugün maalesef cihat denince akla katliamlar, terör ve şiddet gelmektedir.

Cihat ahlaki bir görev olup adaletin, özgürlüğün, hukuk ve ihtiramın sağlanması için kişinin İslam’ın vaz’ettiği hukuktan sapmayarak, sırf Allah yolunda ve O’nun rızasını kazanmak üzere malı ve canı ile yürüttüğü mücadeledir.

Mezhebi, sınıfsal, kabilevi/etnik, ulusal, şahsi gayelerle olan çatışma ve savaşlar cihat kapsamına girmez. Yahudi, Hıristiyan veya başka inançtan olsun kadın ve çocukları, sivilleri katletmeyi hedef alan saldırılar nasıl cihat olur? Şii türbelerini, Sünni mescitlerini havaya uçurmak cihat değildir.


“İnsan toplulukları arasındaki ilişkinin temeli olan ‘tearuf’ anlama ve tanımaya dayalıdır”

– İslamcılığın ötekilerle olan ilişkisini konuşalım diyorum. İslamcıların kendi mahallesi dışındakilere söylem ve pratik düzlemde hitap edemediği ya da bir vizyon üretemediği eleştirileri var. Bunun nedeni düşünsel mi yoksa aktörlerin yetersizliği midir? Düşünsel ise hangi parametrelerinden kaynaklanıyor? Aktörler ise İslamcı aktörler nasıl bir örneklik sergilemeliler ki bu sorunu aşabilsinler?

İnsan yeryüzünde tek başına yaşayamaz. Ünsiyet özelliği onun doğası gereği başka insanlarla bir arada yaşamasını zorunlu kılar. Sosyal hayat insanların küçüklü büyüklü topluluklar halinde yaşamalarıyla kurulur. İnsan tab’an medenidir.

Başka canlılardan bazı türler de bir arada yaşıyor, ama onların bir aradalığı sosyal hayat kategorisine girmez. Çünkü onların düşünme, akletme ve sorumluluk (emanet) yüklenme ehliyetleri yoktur, yaptıklarından dolayı bir hesap da vermeyecekler. Kültür ve medeniyet insani etkinliklerin ürünüdür.

Medeniyet, Medine’nin ortaya çıkmasıyla başlar. Medine, tab’an medeni olan insana özgü çok yönlü etkinliklerin toplamıdır. Medine’nin hangi temeller üzerinde kurulduğu meselesi insanın kendini ve başkalarını algılama biçimiyle ilgilidir.

İnsan önce kendini algılar. Çevresinin ve devraldığı tarihsel birikim ve mirasın ona yardımı ve katkısı olur sadece. İlk doğumundan itibaren çocuk sanki dipsiz ve karanlık bir kuyudan yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar. Gün ışığıyla tanıştıkça, sosyal ve fiziki çevreyle ilişkileri geliştikçe kendisi ve çevresiyle ilgili algıları inkişaf eder. Sanki üzerinde kat kat örtüler var ve her aşamada bilinci üzerinden bir örtü kalkar. İnsanın ilk farkına vardığı şey, bizzat kendi öz-varlığıdır. Yani nefsi.   

“Batı’nın ötekiyi algılama biçimi, tanımlamaya ve tehdide dayalıdır”

– Anladığım kadarıyla sorunun kaynağını, düşünsel parametrelere bağlıyorsunuz. Öyleyse buradan Batı ve İslam düşüncesinin kavramsal dünyasında yer alan; öteki, farklılık, tehdit, marifet, tearuf, birlik, çoğulculuk, ontoloji gibi kavramları açım(k)lamaya çalışsanız bize?

Ma’rifet, hiçbir zaman kendi başımıza bırakılmadığımızı ve bu varlık âleminde yalnız yaşamadığımızı bilmemizdir. Her zaman içinde yaşamakta olduğumuz bir fiziki ve sosyal çevremiz var. Çevremiz bizden olmayan “ötekiler”den teşekkül eder.

Doğru bir insani bilinç mihverinde öteki insanlarla ilişkimiz onları da “tanıma” temelinde gelişir. İşte bu farklı insan toplulukları arasındaki ilişkinin temelini teşkil eden “tearuf”tur. Tearufun iki aşaması var, biri “anlama”, diğeri “tanıma.”

Anlayan ve tanıyan insan başkalarıyla sağlıklı ve kendini geliştirici ilişkiye girer. Bu ilişki biçiminde kuşkusuz“öteki” var, ama “öteki” tanımlama sonucunda “ötekileştirilmemiş” ve bir “tehdit” unsuru olarak algılanmamıştır.

Batı’nın kendini ve ötekiyi algılama biçiminde Hegel’in anlattığı üzere, durum tamamen farklıdır. Bu kavramsal çerçeve içinde öteki bir tehdittir ve kendini tanımak isteyen özne, ötekini tanımlar.

‘Öteki’yi tanımlama sebebi, onun tanım gereği ve benden farklı ve apayrı bir özne olması dolayısıyla “tehdit” olmasıdır. Bir tehdit ancak tanımlanır, onunla sürgit bir arada yaşanmaz. Tanım da çoğu zaman ötekiyi tanıma değil, onu tehdit olarak algılamamızı kolaylaştıran bir “imaj inşaı” şeklinde ortaya çıkar.

Atinalı için öteki barbar, Hıristiyan için putperest-kafir, sömürgeci beyaz için vahşi ve ilkel, hür batı için komünist ve şimdiki batı için “Müslüman fundamentalist” veya “terörist”tir. Bütün bu tanımlamalar bir imaj inşasıdır ve aslında herhangi bir gerçekliğe tekabül etmezler. “Öteki”nin sahih Müslüman algısını tarihte en iyi formüle eden Biruni ve Mevlana, Yunus gibi sufilerdir.

İnsanın en esaslı gerçekliklerinden biri ortak bir cevherden yaratılmış ve bu temel özelliğiyle varlık sahnesinde yer almış olmasıdır. Kur’an bu ortak cevherin “toprak” olduğunu söyler. Toprak, geniş sembolik anlamı ve ihtiva ettiği çok sayıda unsurla birlikte bizim ontolojik temel cevherimizi teşkil eder.

Bir yönüyle değerli bir yönüyle geçici, sıradan ve değersiz. Bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle buyurur:

Bütün insanlar Adem’den, Adem de topraktan yaratılmıştır.

(İbn Mace, Menasik, 84.)


Bu hadis insanlığın ontolojik ve türsel olarak “birlik”ten neş’et ettiğine işaret etmektedir. “Adem” üç anlam düzeyine sahiptir. Bir, tür olarak adem, yani insan türünün modeli; iki, ilk insan ve hepimizin babası olan Adem; üç, ilk İlahi vahyi alan ve çocuklarına bunu tebliğ eden ilk peygamber olan Hz.Adem (a.s.)

Türümüzün “bir ve ortak cevher”den neş’et etmiş olması bizim ontolojik çeşitliliğimize mani değil, aksine zenginliğinin sebebidir. Toprak kendi özünde farklı unsurlardan teşekkül eder, ancak insan doğasının teşekkülünde etkili olduğu alan ırkların teşekkülünde ortaya çıkan farklılıktır.

Asıl konumuzla ilgisi olan nokta ırkları birbirinden ayırmaya yarayan somut belirtilerden birinin “renk farkı”dır. Bir ayette şöyle denir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda âlimler (bilenler) için gerçekten ayetler vardır.

(30/Rum, 22.)


Yaratıcı irade kendini “küçük alemde (insan)” ve “büyük alemde (kainat)” açığa vurur. Kullandığı enstrümanlar “ihtilaf”tır. Buradaki ihtilafı iki ayrı anlam düzeyinde anlamamız mümkün: Çatışma veya farklılık. Bizim bir başkasını “ötekileştirme” yoluyla asimilasyon, etnik arındırma veya jenoside tabi tutmamız farklılığı “temel çatışma ve karşıtlık” şeklinde anlamamızla ilgili zihni bir tutumdur ve yıkıcıdır.

Ancak “ihtilaf”ı başka bir açıdan ontolojik ve kozmolojik harmoninin temel bir enstrümanı olan “farklılık” şeklinde de algılamamız mümkün. Gece ile gündüz arasındaki farklılık da birbirini peşpeşe izleyen bir “ihtilaf”tır. Gece gündüzün, gündüz gecenin içinden (peşinden) çıkar. Her ikisi çatışmaz, birbirine muhtaç ve biri diğerini tamamlar ve mümkün kılar.


Yaratıcı irade varlık âlemindeki çeşitliliği ve farklılığı kendi tecellisinin bir göstergesi, gözlemlenebilir ve üzerinde tefekkür edilebilir bir şifreler bütünü olarak tanımlıyor. Varlık âlemi, tabiat yaratıcı iradenin teşhir alanıdır; insan bu irade doğrultusunda kendi hikmet ve irfanını Medine’de teşhir eder ki, bu teşhirin somut modeli şehirdir.

Varlık nasıl çeşitliliği, farklılığı içinde barındırıyorsa şehir de çeşitliliği, farklılığı içinde barındırmalıdır. Nihayette varlık âleminin her objesinde ve değişik mertebelerinde tezahür eden namütenahi çeşitlilik ve farklılıklar bir yandan kendi konumlarında ve amaçlandıkları üzere kendi fonksiyonlarını görürken, öte yandan tek bir şeye, ortak bir anlama işaret etmektedirler, bu da Allah’tır. Allah varlığın yaratıcısıdır ve iradesini çok sayıda farklı tezahürlerde bize göstermiş bulunmaktadır.

Varlıktaki bu farklılığın bir izdüşümü insanın ontolojik yapısında da var. Ama bizim özümüz ve menşeimiz bir ve tektir. Hepimiz, yani bütün insanlık ailesi Adem’in çocukları olduğuna ve Adem topraktan yaratıldığına göre, bu durumda insanlar arasındaki farklılık ve üstünlük ölçütler ne olabilir?

İki şey: Ya dünyevi tabiatımıza içkin ve ruhumuzun hayat kaynağı olan İlahi Öz’e yakınlık derecesi -ki Kur’an bunu “takva” terimi ile ifade eder- veya ontolojik herhangi bir cevher. Aile, aşiret, kabile, kavim, ırk, soy, (etnik köken), kan, kafatası, renk, milliyet, coğrafya, vatan, dil, maddi kültür, cinsiyet vb. ontolojik cevherler.


“Yaratılışımızdaki farklılıklar, üstünlük ölçütüne ve ötekileştirmeye kullanılamaz”

Yaratılışımızda kullanılan mayada farklılıklar olduğu kesindir. Ama bunun “üstünlük ölçütü” olarak kullanılmasının anlamı nedir? Sadece bu farklılıklardan hareketle başkalarını “ötekileştirme” hakkına sahip olabilir miyiz?

İnsana ait evrensel ve ebedi öz’ün kendisine doğru yolculuk yaparken, bu yolculukta alacağımız mesafeler ve farklı pozisyonlar yerine, mahiyetleri gereği izafi, toprağa ait ve varlıkları başka şeye bağlı özellikleri üstünlük ölçütleri olarak kullanmamız, bizim varlıkla ilişkimizin en esaslı iki bağlamından birini diğerinin yerine koymamız, bizimle, türümüzle ilgili temel bir hakikati ters yüz etmemiz demektir. 

Bizi üstün kılan ve yücelten Allah’ın bizi yaratıp da tesviye ettikten sonra bedenimize üfürdüğü “Nefha-i ruh”tur. Bu bizim değişmez ve değiştirilemez insanlık özümüzdür. Bu öz dünyevi tabiatımız tarafından bastırılabilir, ruhi, entelektüel ve sosyal hayatımız üzerindeki etkileri azaltılabilir veya sıfır noktaya getirilebilir, ama asla ve ebediyen yok edilemez.

Bizi varlık ağacında en anlamlı, değerli ve olgun meyve, kısaca “insan” kılan budur. Allah bizi “Kendi ruhundan üflediği bu nefha” ile diğer bütün varlıklara göre üstün/mükerrem kıldı, yüceltti. Bize aynı zamanda isimleri (esma) öğretti. Ve bize tarih boyunca yol gösterdi.

İnsani özümüze dönüş bizi birliğe götürür, ontolojik düzeyde kalıp durma çatışmalara sürükler. Kendi özümüzü keşfetme, onunla bilincin mihverinde buluşma bizim tarihsel kaderimizin anlam ve amacını tayin eden hikmeti ve maksadıdır.


Dünyevi tabiatımızın ontolojik mahiyeti sadece toprak değil, toprakta içkin ve bizim menşeimizle bağımızın zayıfladığı, varlığın en uzak ve alt düzeyinde kesafetin artıp zulumata, katılığa büründüğü beden ve maddedir. Bu alanda potansiyel çatışmalar var.

Bütün çatışmaların görünür meşruiyetleri belli bir sebebe dayanıyor olmalarıdır. Aslında yaptığımız şey, yaratılışımızın mayasında, kendi asli özümüzden en uzağa düştüğümüz alanda var olan unsurlardan birini diğerlerine göre üstün kılmaktır ve bunun temelinde bildik ayrımcılık yatmaktadır.

Dünyevi tabiatımız bizi bir yandan buraya, toprağa ve dünyaya çeker, öte yandan yatay çatışma alanlarına sürükler. “Öteki” bu çatışma alanlarında ortaya çıkar ve ona karşı tehdit edici bir tutum içine girerek kendimizi konuşlandırırız. Bu da ya modernizasyon adı altında politik kurumsallaşmalara dönüşür, ya kitlesel tehcir ve etnik arındırma ya da toptan imha, yani soykırım şeklinde gerçekleşir.

Her türden çatışmanın gerekçesi olarak kullanılan ayrımcılığın nereden beslendiği ve ilk defa kim tarafından başlatıldığı önemlidir. Kur’an’a göre ilk ayrımcılığı İblis yaptı; ona Adem’in önünde secde et dendiği zaman o bu emre karşı gelip şu gerekçeyi öne sürdü: 

Ben ondan (Adem’den hayırlıyım) üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan (topraktan) yarattın. 

(7/Araf,12).


Meleklerin Adem’e secde etmelerinin sebebi, Adem’in yaratılmış ve Allah tarafından tesviye edilmiş bedenine Allah’ın kendi ruhundan üflemesi, ona bir İlahi öz katması ve Allah ona isimleri öğretmiş olmasıdır. Allah’ın insana ikramı (onu mükerrem kılması) budur.

Adem’i diğerlerinden ayrıcalıklı kılan biyolojik varlığının, bedeninin, ırkının-renginin şu veya bu cevherden yaratılmış olması değil, doğrudan Nefha-i ruh ve öğretilmiş bulunan isimlerdi, bu özellikler onu üstün kılıyordu. İblis iki gerçeklik arasındaki bağlamın yerini değiştirdi; ontolojik iki cevheri öne çıkardı ve aralarında hiçbir yönden mahiyet birliği olmamasına rağmen mukayeseye konu kıldı.

Toprak ve ateş arasında mahiyet birliği var. Üstünlük mukayesesi söz konusu olduğunda “ateş”, “toprak”a göre üstün addedilebilir. Oysa söz konusu olan toprak (Adem’in ontolojik cevheri) veya ateşin (İblis’in ilk hali Cann’ın ontolojik cevheri) hangisinin üstün olması değil, İblis veya başka bir varlığa bahşedilmeyen iki özelliğin (Nefha-i ruh ve esmanın bilgisinin) tür olarak insana, Adem’e bahşedilmiş olmasıdır.


İblis’in mahiyet birliğini bir kenara iterek bu türden bir mukayeseye başvurması sadece basit bir aldatma veya önemsiz bir mantık hatası değildi, aynı zamanda insana bahşedilmiş bulunan İlahi öz’ün önemsizleştirilmesi, ontolojik olanın İlahi olanın önüne çıkarılmasıdır da.

Her ne kadar bu insana karşı bir teşebbüs olsa da, sonraları insan İblis’in bu tuzağına düşecek ve kendi dünyevi tabiatını daha çok önemseyecektir.

Bu bir bakıma şunu benzer: Çok değerli mücevherata sahip olan birinin mücevherin varlığını ve değerini unutup onun kabına, ambalajına kapılmasına benzer.

Bütün milliyetçilikler, cinsiyetçi, sınıfsal, zümresel, bölgesel, etnik yaklaşımlar İblis’ten insana intikal etmiş kötü mirastır. Bunlardan birini ötekileştirdiğimizde aslında İblisçe bir tutum içine girmiş oluyoruz.


“Ontolojik üstünlük ölçütü, bütün ayrımcı ideoloji ve politikaların ilki ve temelidir”

Velhasıl İblis’in bağlam değiştirerek başvurduğu bu mukayese, yani ontolojik üstünlük ölçütü bütün ayrımcı ideoloji ve politikaların ilkini ve temelini teşkil eder. Irk ayrımı (siyah-beyaz; Yunanlı-barbar; Arap- Acem; Türk-Kürt vs.) ve cins ayrımı (erkeğin salt fizyolojik özellikleri dolayısıyla kadına üstün sayılması) özünde ontolojiktir, bir başka ifadeyle materyalizimdir.

Kolektif bir bilinç haline dönüştüğünde bundan ideolojik ve siyasal ulussçuluk (milliyetçilik) çıkar. Bu anlamda Ernest Gellner’in tanımına katılmamak mümkün değil; ona göre, her türlüsüyle milliyetçilik, bir topluluğun kendi kendine tapınmasıdır.

Ayırıcı ve ayrımcı ölçütler temel alındığında, insan bilincinde varlığın birliği parçalanır ve bundan doğal olarak çatışma çıkar. Kur’an, bütün insanların tek bir erkek ve dişiden yaratıldıklarını, çeşitli kabile ve halklara (şuub) ayrıldıklarını, bundan amacın “birbirinden farklı insan topluluklarının birbirlerini tanımak (tearuf)” suretiyle kültürel gelişmeyi, irfanı ve ma’ruf’u yaymayı sağlamak olduğunu, fakat insan toplumları arasında asıl üstünlüğün ontolojik cevher değil, manevi ve ahlaki olgunlaşma olan takva ile ölçüldüğünü söylerken (Hucurat,13), bu köken birliğine ve tarihin meşru hedefine anlamlı bir atıf yapmaktadır. 

Burada dikkatten kaçmaması gereken önemli nokta şu ki, Allah’ın birliği (Tevhid), Hakikat’in Birliği’ni gerekli ve kaçınılmaz kılar. Hakikat bir ve tektir, ancak varlıktaki tezahürleri çok ve çoğulcudur. İnsanlığın birliği fikri, farklılıkları anlamsız ve gereksiz kılmaz, belki tam aksine gelişmenin imkânını zenginleştirir, tekâmülün yolunu açar.


“Bizim ötekimiz; Yahudi, Hristiyan, Budist, ateist, deist, doğulu-batılı, siyah-beyaz değil; nefsimizdir”

Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonuç şudur: Bütün ayrımcılıkların temelinde İblis’in ontolojileri birbirlerine üstün kılması ise, onun ruhumuzda yuvalandığı nefsimiz bizim kusur ve ayıplarımızın menbaıdır.

Şu halde bizim ötekimiz Yahudi, Hıristiyan, Budist, ateist, deist, doğulu-batılı, siyah beyaz değil, nefsimiz daha genel anlamda Şeytan’dır. O, şeylerin ahlaki ve manevi kerametini tersyüz etti, zulüm işledi.

Kur’an-ı Kerim sarahatle “Düşmanlık sadece zalimleredir” (Bakara, 193) buyurur. Buna göre insanların inançları kendileriyle Allah arasında bir meseledir, ama Müslüman olsun olmasın kim zalimlik yapıyorsa o düşmandır.


– Hazır İslamcılığın ötekiyle ilişkisini konuşmuşken, sıklıkla dillere pelesenk olan Liberal İslam, İslami Sol (Sol İlahiyat), Milliyetçi Müslüman, Demokrat Müslüman, Modern Müslüman, Türk İslamcılığı, Kürt İslamcılığı vs gibi tamlamalara ve eklektik kimliğe dair bakışınızı sormak isterim. İslam diğer ideoloji ve düşünce akımlarıyla ilişkisini hangi ilkeler üzerine kuruyor? İslam, aynılaşma mı farklılaşma hali üzerinden mi idealini ve pratiğini sürdürmelidir?

Sözünü ettiğiniz tanımlamaları iki gruba ayırmak lazım:

  1. Doktriner/ideolojik olanlar: Liberal, Sol/Sosyalizm, Milliyetçilik vd.
  2. Doktrin karışımı örfi olanlar: Türk Müslümanlığı, Kürt Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı vd. 

Birinci grupta zikrettiğimiz doktrinlerin her birinde birtakım doğrular, bizi adalete, hakkaniyete yöneltecek unsurlar vardır ama beşer zihni tarafından kurgulandıklarından her bir doktrini bütünüyle doğru ve iyi kabul edemeyiz.

Vahyin farkı burada ortaya çıkıyor. Beşer zihni/aklı sınırlıdır, kurgularken gerek sınırlılığından gerekse içinde yaşadığı tarihsel vetireden, toplumdan veya sosyal gruptan etkiler alır; dışarıda kalanların temel hak ve özgürlüklerini, meşru çıkarlarını teminat altına almakta zaafa düşer. Nihayetinde insan bencil ve zayıf yaratılmıştır. Bu açıdan herhangi beşeri bir doktrini tümüyle reddetmeye kalkışmadan onda içkin bulunan doğruları atma hatasına da düşmemek lazım. 

“İslam, etnik grupların örflerine saygılıdır, hukukta bunu kaynak olarak kullanır”

İkinci grupta saydıklarımız ise çağımıza özgü ayrıştırıcı karakterdedirler. 19’uncu yüzyıldan başlamak üzere Müslüman kavimlerin her biri kendini ulus/millet kavramı üzerinden yeniden tanımlamaya kalkışınca, Müslümanlığı da kendilerine özgü, işine yarayacak şekilde yeni bir yoruma tabii tutmak istediler.

Böylelikle Arap İslam’ı, Türk İslam’ı ve tabii şimdi Arap ve Türk milliyetçiliğini takip eden Kürt Müslümanlığı ortaya çıkmış oldu. Bütün milliyetçiliklerin şablonu aynıdır; biri diğerini taklit eder. Bütün milli marşlar aynı temayı farklı dil ve argümanlarla dile getirir. İslamiyet etnik grupların/kavimlerin örflerine saygılıdır, hukukta kaynak olarak da kullanır ama Allah’ın dini tektir ve İslam ümmeti tek bir ümmettir.

Türk’ün Müslümanlığı Arab’ın Müslümanlığından üstün değildir, Arabın ki de Kürt veya Fars Müslümanlığından. Kürtlerin tarihte oluşmuş örfleri vardır, diğer kavimlerin de. Örf tanımı ve tabiatı gereği Münzel Şeriat’a uygun olandır. Örf’ün dışına çıkıp kavimlerin gelenekleri, adet ve görenekleri, özellikle töreleri kaynak alındığında artık burada Müslümanlıktan söz edilemez.


Modern ulus devlet, seçtiği kurucu kimlik dışındaki diğer kimlikleri inkâr edip devletin kazanında eritme esasına dayandığından, bu işleme karşı tepkiler oluşması eşyanın tabiatıdır. Kimlikleri inkâr edilen kavimler tarihe döner ve tarihi yeniden inşa ederler, dinlerini de kendilerine özgü yeni bir forma büründürmeye çalışırlar.

Renkler, diller ve kavimler rengârenk çiçeklerden müteşekkil bir bahçe gibidirler, hepsinin bahçede yerleri olmalı. Modern kültür farklılıkları ister emredici, ister taşıyıcı araçlarla yok edip bütün renkleri tek bir renge bürüyor.

Şehirlerin yerini alan kent modellerine bakınız; Çin’deki kent ile İngiltere’deki aynı, kadınlar ve erkekler benzer şeyleri giyiyorlar, mutfak benzeşiyor, kısaca beşeriyet tek bir insan tipine dönüştürülüyor.


“İslam nazarından, bir Türk’ün veya Arap’ın hak ve özgürlükleri neyse bir Kürt’ün hak ve özgürlükleri de aynıdır”

– İslamcılığın ötekiyle ilişkileri bağlamında “Kürtler Nereye”  isimli son yayınlanan kitabınızdan mülhem, İslamcı hareketin Kürt sorunu ile olan ilişkisi geçmişte neydi, günümüzde nasıl? Kürt sorununa dair nasıl bir İslamcı bakış olmalı? Kürt sorununun çözümüne dair önermelerinizi bize maddeler halinde sıralayabilir misiniz?

Ben ilk günden itibaren Kürt meselesine duyarlı davrandım. Bunun da sebebi Kürtlerin bölge ülkelerinin seçkin iktidarları tarafından haksızlığa maruz kalmalarıdır. Bizim Müslüman olarak prensibimiz şudur: Mazluma dini, mezhebi, kavmi sorulmaz.

Kürtlerin diğer kavimler gibi temel hakları vardır: O da kendilerini, dilleri, kültürleri ve örfleriyle kamusal alanda görünür kılmaları. İslam dini nokta-i nazarından bir Türk’ün veya Arabın hak ve özgürlükleri neyse bir Kürd’ün hak ve özgürlükleri de aynıdır.

Bu konuya dair sorunun tespitinden çözümüne kadar görüşlerimi sözünü ettiğiniz kitabımda (Kürtler Nereye?) ele aldığımdan burada aynı şeyleri söyleyerek tekrar düşmek istemem. 
 

“Peygamberimiz gücünü, silah ve servette değil; ahlak, hukuk, akıl ve fıtrattan aldı”

– Genelde dünyada özelde ise Türkiye İslamcı hareketin geleceğine dair bir projeksiyon tutmak gerekirse potansiyel ve zaaflarına dair neler söylersiniz? Genelde insanlığa özelde ise yaşadıkları topraklara umut vadeden, teveccühe mazhar olan, kitlelerle kaynaşmış bir İslamcı harekette neler olmalı?

Yukarıda belirttiğim üzere İslami hareketler veya İslamcılık bitmez, sona ermez. Çünkü İslam bir din olarak varlığını kıyamete kadar devam ettirecektir.

Tükenmişlik sendromu yaşayan eski İslamcılar, hiçbir zaman İslamcı olamamış dindar-muhafazakârlar, İslamcılığa karşı laik/seküler, milliyetçi çevreler “İslamcılığın öldüğü”nü söyleyip duruyorlar. Bu onların paradigmatik ve realitenin mahiyetine uygun durum tespiti yapmış olmaları değildir; bu çevreler temennilerini dile getiriyorlar. 

İslamcılık, kişilerin İslam’ın asli veya tali kaynaklarından hareketle oluşturdukları ideolojiler, doktrinler, kuramlar, siyaset biçimleridir. Bu meşru bir çaba ve teşebbüstür. Sorun, İslamcı bir akımın tali kaynaklardan hareket etmesidir.

Bu akımlar ya kaynağı doğru anlayamaz ya da tarihsel tecrübe ve kültürel mirasın derin/baskın etkisinde kalır veya çağının sorunları ve hegemonik felsefe ve kültürler onda zihni zaafiyetler doğurur.

Bir başka sebep Müslümanların muhteris ve kifayetsiz liderlerin peşinde koşmasıdır. Demokratik prosedür buna imkan veriyor; Hitleri de, Trump’ı da bu prosedür başa getirdi. Din, yarışmacı ve rövanşist mahiyet kazandığında ya da verili iktidar kaynaklarına ulaşmayı kendine asli maksad seçtiğinde İslamcılık başarısızlığa uğrar.

Başarısızlığa uğradığının iki göstergesi var: Biri Müslüman olsun olmasın bütün toplumu içine alacak düzeyde adaleti tesis edememesi, diğeri tabii-iktisadi ve bürokratik kaynakları keyfince kullanırken ahlaki/moral değerlerini kaybetmesi. İşte bu olay dinin istismarıdır.


Peygamberler silah ve servetle başarı kazanmadılar. Bizim peygamberimiz gücünü, ahlak ve hukuk temelinde selim akla ve temiz fıtrata/vicdana davet etmesinden alıyordu. İslamcıların başarısızlığa uğramanın birden fazla sebebi var.

Bir önemli sebep, yukarıda değindiğim üzere söz konusu hareket ve akımların, siyasi idealle kurulan parti ve örgütlerin, cemaat ve tarikatların beşeri tabanlarının bedevi olmasıdır. Köy ve kırdan kente taşınan bu insanlar, liberal olamadılar çünkü kökenleri burjuva değildir; sosyalist olamadılar çünkü Türk solu dine düşmanlıktan vazgeçmiyor; adaletten çok pozitivist ve materyalist temelde din karşıtlığını öne çıkarıyor.

Kente itilmiş bedeviler için en iyi çıkış yolu dinlerine sarılmaktı. Bu din ise köyün, kırın, çürümüş geleneğin dinidir. Bu dini kapitalizme ve sosyalizme karşı bir siyaset aracı olarak kullandılar ve başardılar. Ama modern iktidar doğası gereği adaletsiz olduğundan –ki kalkınma modellerinin tümü eşitsizliğe dayanır-, adaletsizliği adalete çeviremediler.

Bu da kendisiyle beraber muazzam bir ahlaki çöküntü getirdi, kitleler nezdinde din ve dindarın itibar kaybetmesine yol açtı. Ne var ki, bu olayda din/İslam mazlum ve mağdur iken, dinbaz sorumlu tutulacağına din/İslam sorumlu tutulmaktadır. 


“Liberal kapitalizm; eşitsizliğin, savaşın, yoksulluğun, iklim krizinin, cinsel sapkınlığın en önemli sebebidir; sosyalizm de hiçbir şekilde çözüm olamaz”

Lakin bu sadece kötü bir tecrübedir. Bu nesil kötü bir sınav verdiyse, yeni bir nesil gelir, mesajı daha doğru algılar, iyi-güzel pratikler geliştirir. Ortadoğu ve İslam dünyası için sahih temelde oluşturulmuş İslamcılıktan başka çıkış yolu yoktur. İslam bizim altında toplanabileceğimiz yegâne kubbemizdir.

İslam’a olumlu vurguyu ateist Sevan Nişanyan bile yapar. Yapar, çünkü aklın yolu birdir. Liberal kapitalizm bugünkü eşitsizliklerin, savaşların, iç çatışmaların, yoksullukların, iklim krizinin, cinsel sapkınlarının en önemli sebebidir; sosyalizm çözüm olamaz; sosyalistler kadın hareketleri/feminizm, insan hakları, çevre sorunları vb. konular üzerinden liberal kapitalizmin türküsünü söylüyorlar.

Marxist-Leninist kuramda bu konular yer almıyor. Temel varsayımı materyalizm ve salt proletarya diktatörlüğü olan bir doktrin nasıl derdimize şifa olabilir! Marxizm, tarihsel zorunluluğu öne sürerek sömürüye karşı mücadele eder, bunun için ya yakın ve orta vadede proletarya diktatörlüğünü kuracaksınız -ki bunu Sovyetler, Doğu Avrupa ve Çin denedi- ya da tarih çarkının son kerteye gelip komün toplumu bekleyeceksiniz; İslam, sömürüye ve hak ihlallerine karşı mücadeleyi ahlaki görev kabul eder ve “hemen, şimdi yeni bir dünya kurmak mümkün” der.

Ama liberal kapitalizmi eleştirirken özgürlüklere, hukukun üstünlüğü ilkesine, kuvvetler ayrılığı prensibine; sosyalizmi eleştirirken de eşitliğe ve ezilenlerin haklarına duyarsız kalmamak lazım.


“Hem İslam dünyası hem de küresel düzeyde, İslam’dan başka çıkış yolu görmüyorum”

İslamcılık çoğul akımları şemsiyesi altında toplar, tabii ki otoriter ve totaliter İslamcılar vardır, ama bana göre bu akımlar İslami mesajın maksadına aykırı olarak teşekkül etmişlerdir. Benim İslam dininin asli kaynaklarından (Kur’an ve sahih Sünnet) hareketle savunduğum İslamcılık şu dört esasa dayanır: 

a. Özgürlük: Müslüman olsun olmasın herkesin özgürlüğünün yasal teminat altına alınması. İnsan özgür olmadıkça Allah karşısında sorumlu olamaz, biz hiç kimsenin Allah’a karşı sorumluluğunu elinden alıp baskı altında tutamayız.

İslam dini; özgürlüğü birinci, hakları ikinci sıraya alır. Kişi özgürlüğünü,  serbest seçimini yapınca haklar kazanır. Yanlış özgür seçim yapılmış olsa bile, bundan doğan haklar kısıtlanamaz.

Teslisi seçmek özgürlüktür ama hak değildir. Ne var ki bir Hıristiyan teslisi özgür seçimi dolayısıyla yaptığından Hıristiyan olarak yaşama hakkına sahip olur ve mesela bizce alkollü içki haram iken o şarap içer ve bir Müslüman bir Hıristiyan’ın şarap şişesini kıracak olursa onu tazmin eder ki, Şeriat bunu emreder. 


b. Ahlaki dürüstlük: Bu da ma’ruf ve münker zemininde gerek bireysel ve sivil alanda, gerekse kamusal alanlarda ve işlerde ahlaki dürüstlüğün egemen olması. Ma’ruf bütün dinler, selim akıllar ve temiz fıtratlar için ortak iyi ve ortak çıkardır.

Münker de bütün dinler, selim akıllar ve temiz fıtratlar (vicdanlar) için ortak kötü ve ortak zarardır. Kamusal hayat bu temel üzerinde şekillendirildiğinde, ahlaki dürüstlük kamusal kurum, karar ve politikaların manevi kriteri olur.


c. Hukuk ve adalet: Adaletten anladığım cezai ve gelir bölüşümünü düzelten adaletin tesisidir. Yargı sahiden bağımsız ve tarafsız olmalı; toplumsal hayatın insan haysiyetine yakışır yürümesi için sosyal adaletin tesis edilmesi; beşeri, tabii ve iktisadi kaynak ve avantajların adaletle bölüştürülmesi lazım. Çünkü toplumsal huzur ve barışın esası budur; adalet yoksa barış da olmaz.


d. İhtiram: Bundan kastım bir arada yaşama iradesi gösteren farklı din, mezhep ve etnik grupların birbirlerinin özel-mahrem ve sivil alanlarına azami saygıyı göstermeleri, kamusal hayatın tanziminde birbirlerinin hak ve hukuklarını korumaya matuf söylem ve eylemleri öne çıkarmalarıdır.

Tüm bunları topladığımda, en hem İslam dünyası, hem de küresel düzeyde İslam’dan başka çıkış yolu görmüyorum. 

Yahudi, Hıristiyan, deist, ateist, Budist, Şii-Sünni bütün din, mezhep ve etnik grupları kubbesi altında siyasi birliğin eşit ortakları olarak toplayabilecek olan bu fikri ve siyasi modeli “Medine Sözleşmesi” adlı kitabımda anlatmaya çalıştım.

Bu benim İslam’dan anladığım, İslamcılığımdır.

https://www.indyturk.com/node/425281/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/ali-bula%C3%A7-hem-i%CC%87slam-d%C3%BCnyas%C4%B1-hem-de-k%C3%BCresel-d%C3%BCzeyde-i%CC%87slamdan-ba%C5%9Fka